TÜRKİYE  SANAL  EĞİTİM BİLİMLERİ KÜTÜPHANESİ                          Afyon Kocatepe Üniversitesi [Hazırlayan: Mustafa Ergün]
[Yazar ve Konuya Göre Arama][Fulltext ve İçindekiler Listesi][İngilizce Eğitim Siteleri][Türkçe Eğitim Siteleri]

YUNUS EMRE'DE TASAVVUF VE EĞİTİM - III

(Prof.Dr.Mustafa ERGÜN)


4. YUNUS EMRE'NİN EĞİTİM ANLAYIŞI

4.1. Eğitim gerekliliği


İnsan, çok büyük bir potansiyel olarak yaratılmıştır ve her yeni doğan insan, tertemiz olarak kendi hayatını ve kendi çevresini yeniden düzenleme hakkına sahip kılınmıştır. Alemlerin terbiye edicisi olan, bütün varlıkları halden hale getirerek olgunlaştıran, çeşitli işler yaptıran, çoğaltan Allah'tır. İnsan da, baştan sona onun terbiye edici gücüne tâbidir.

Ancak insanın diğer varlıklardan bir farkı vardır. Diğer varlıklar, belli bir zaman ve mekân diliminde, kendilerinin yapacakları işlere göre bilgi ve yeteneklerle donatılmışlardır. Bu dünyada kendiliklerinden bir sistem kurup geliştirmeleri mümkün değildir. İnsanlar ise, bütün diğer varlıklardan ayrı bir grup olarak, "Allah'ın halifesi" olarak, dinamik bir yapı ile bu dünyaya gönderilmişlerdir. Onlara, diğer varlıklardan ayrı olarak dil verilmiştir, akıl verilmiştir ve en önemlisi olarak Allah'tan önemli mesajlar bulunan bir gönül verilmiştir.

Beklenir ki, insan duyu organlarıyla toplandığı algıları düzenleyip daha üst bilgi sistemleri kursun, birbirleriyle anlaşabilsin, düşünsün, gönlündeki kilidi açarak Allah'ın oradaki mesajını okuyabilsin. Burada insana yardım edecek akıl, gönül ve duyu organlarının yanı sıra, geçmiş insanların binlerce yıllık tecrübeleri, bilgi birikimleri, Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği kitaplar ve bu peygamberlerin örnek yaşayışları da insanın gerçeği arayıp bulmasında en değerli yardımcılarıdır.

İnsanın eğitimine başlangıç, kendisinin mükemmel olmadığını, bir çok eksiklikleri olduğunu (yâni eğitime muhtaç olduğunu) anlaması ve eğitimi kabul edecek bedensel ve ruhsal hazırlık içinde bulunmasıdır. Eğitimin her kademesinde bu sayılanlar, yani ihtiyaç duyma, yetenekli olma ve hazır bulunma unsurları gereklidir.

"Yunus, eğer âşık isen, varlığın değşir yokluğa
İman kuşağın berk kuşan, de hep eksiklik bendedir." (54)

İnsan hiç eğitilmeden de büyük, olgunlaşır ve sistemsiz olarak çevreden edindiği bilgilerle bir hayat sürer. Ancak burada, ihtimal bir çok yeteneklerini kullanamaz, Rabbinin kendine çizdiği doğru yolu bulamaz, Rabbinin yeryüzündeki halifesi olarak kendinden beklenen işleri yapamaz.

Diğer canlılardan ayrı olarak, insan tabiatı doğuştan boştur, çiğdir; bedensel büyüme ve olgunlaşmanın yanı sıra, zihinsel-ruhsal büyüme ve olgunlaşmanın da sağlanması gerekir.

"Her nesne çiğ olıcağız, od olmayınca pişmez ol
Benim dirliğim çiğ idi, aşk odu oldu bahane." (117)

Bu pişme ve olgunlaşma kendiliğinden, veya kişinin tek başına çalışması ile olmaz. İnsan tek başına sadece duyu organlarıyla bu işi yapmaya kalkacak olursa zan, yalan, yanlış ve tezvir içine düşer. Olayların ve varlıkların arkasındaki gerçeğe ulaşması, anlamları ve sırları yakalaması son derece zordur.

"Eydürsün kim gözüm görür, da'vayı ma'naya erir
Gündüzün gün şûle verir, bu gece yanan nûr nedir?" (65)

İnsanın duyu organlarıyla algılayamadığı, aklı ile düşünemediği bir çok gerçeklik boyutları vardır. Kaldı ki, insan dediğimiz varlığın bu dünyadaki hayatı, onun gerçek hayatının çok kısa bir sınav dönemidir. O, başka hayat ve varlık boyutlarında, yaratılmadan önce de var idi, öldükten sonra da var olacaktır. O, bu dünyadaki kısa sınav dönemi dahil, bütün değişik hayat boyutlarında, "Elest meclisi"nde vardiği sözü unutmadan yaşamalıdır. Bu anlamda, insana ölüm yoktur; o, Hakk ile birlikte ezelî ve ebedidir, kıyâmetten sonra da var olacaktır.

Geniş zaman boyutundan bakacak olursak, Kıyâmet sonrasında insan hayatındaki en kapsamlı değerlendirme yapılacak, ama ondan sonra insan hayatı başka boyutlarda devam edecektir. Bu geniş zaman ve mekân perspektifi içinde kendini değerlendiren insan, gönlündeki ana şifreleri bularak her yaşam boyutunda Hakk'ın tecellisinden mest olarak ve onun emirleri doğrultusunda yaşar.

"Ten fânidir, cân ölmez, gidenler geri gelmez
Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil." (80)

Bu ölümsüz canların, bu kısa sınav dönemi şartlarına ve ana gerçeğe uygun olarak, maddelerden ve ma'nalardan haberdar olması, kendi ana misyonuna uygun olarak iyi ve yararlı işler işlemeleri gerekir. İnsanın bu ulu misyona hazırlanması kendi kendine olamaz; önce Allah'ın ona bazı şeyleri nasip etmesi, daha sonra da uygun bir eğitimcinin yanında eğitilmesi gerekir. Yunus, bu gerçeği şöyle şiirleştiriyor:

"Gevher seven gönüller yüzbin yol eder ise
Hakk'tan nasip olmasa, nasip olası değil.

Çeşmelerden bardağın doldurmadan kor isen
Bin yıl orda durursa, kendi dolası değil." (80)

Eğitim işinin iki önemli unsuru vardır: eğitilen ve eğiten. Eğitimin olabilmesi için öğrencide uygun bir tabiat, akıl, yetenek ve öğrenme ihtiyacı bulunmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, Yunus'un şu şiiri, onun bu husustaki görüşlerini çok iyi açıklar:

"Aşksızlara verme öğüt, öğüdünden alır değil
Aşksız âdem hayvan olur, hayvan öğüt bilir değil.

Eksik olman ehillerden, kaça'görün câhillerden
Tanrı bîzar bahillerden, bahil dîdar gürür değil.

Boz yapalak devlengice, emek verme erte gece
Onun işi gözsepektir, salıp ördek alır değil.

Şah balaban şahin doğan, zîhî övmüş onu öven
Doğan zayıf olur ise, doğanlıktan kalır değil.

Kara taşa su koyarsan, elli yıl ıslatır isen
Hemen taş gene bayağı, hünerli taş olur değil.

Yunus olma câhillerden, ırak olma ehillerden
Câhil ne var mümin ise, câhillikten kalır değil." (83) Öğüt, aklı olanlara, öğüdü tutacak iradesi olanlara verilir. Düşünmeyen, öğüdün arkasından gelen ma'nayı anlayamayan ve tutma iradesi göstermeyenlere öğüt verilmez.

"Onsuz sözün gör nedir, çok söz hayvan yüküdür
Ârife bir söz yeter, tende gevher var ise." (194)

Yunus, "Bu dervişlik yoluna aşk ile gelen gelsin" diye başlayan şiirinde de, arzusu, kabiliyeti, iradesi, azmi olmayanın bu sert eğitim yoluna girmemesi gerektiğini, sözle bu işin olamayacağını şöyle anlatıyor:

Yunus, söz ile kimse kabiliyete geçmedi
Bûd u vücut dermiyân ortaya koyan gelsin." (192)

Gerçekliği öğrenmek için ona karşı duyarlı olmak gerekir. İnsanların çoğu, Allah'ın bu dünyadaki gerçeklerine karşı kördürler, sağırdırlar. Tıpkı Yunus'un

"Sağır işitmez sözü, gece sanır gündüzü
Kördür münkirin gözü, âlem münevver ise." (119)

dizelerinde olduğu gibi, içinde yaşadıkları gerçeklerden habersizdir. Çoğu kimsenin dış duyu organlarında bir arıza olmadığı halde, içte bunların verilerini değerlendirecek bir merkez olmadığı için, aslında bunlar da kör ve sağırdırlar. Dış duyu organları kadar bunların içteki paralellerinin de uyanık olması önemlidir. İnsanın içinin de, dışının da aydınlık ve uyanık olması gerekir.

"Gönül yüksekte gezer, dem-be-dem yoldan azar
Dış yüzüne ol sızar, içinde ne var ise." (119) Tasavvufta bir şeyhin, bir erin yol göstericiliğine, terbiyesine sığınmak çok önemlidir. Kişinin gönlü ne kadar coşkun, akıl ne kadar yüksek, yeteneği ne kadar çok olursa olsun, eğer uygun şekilde eğilip yönlendirilmezse, hedefsiz akan bir suya, coşkulu ama amaçsız bir harekete benzer. Tasavvuf yolunun çilesi çok sabır gerektirdiği, akıl kuvvetinin yerine çoğu kez ruh kuvveti uyarıldığı için, bu yolda iyice pişmiş bir şeyhe sığınmak gerekir. Yunus, Risâletün-Nushiyye'sinde

"Eğer devlet gerekse akla danış
Mürebbisiz ileri varmaya iş." (13)

diyor. İnsan, ana vatandan o kadar uzağa düşmüştür ki, bir yol gösterici olmadan dönüş yolunu tekrar bulabilmesine imkân yoktur.

Bu yol din ve şerîat yoludur ki, bu dünyadaki ferdî ve toplumsal davranışları en güzel, en iyi, en doğru (âdil) bir şekilde düzenleyerek öte dünyada da mutlu bir hayat yaşamaya yöneliktir. Bu yol tasavvuf yoludur ki, Kur'ân'ın derinliklerindeki anlamlara, varlık ve olayların iç yüzlerine, insan ruhunun tâ özündeki Allah'ın "emri"ne yönelmiştir. İnsanın bu yolda seyretmesi çok daha zordur; yol uzundur, bazen dayanılmayacak kadar aydınlıklar, bazen her tarafı kapsayan deliksiz karanlıklar, bazen sonsuzluğa kadar uzanan dümdüz yollar, bazen içine düşülen kısır döngüler, girdaplar, bazen birdenbire yıldızların ötesine kadar yükselmeler, bazen sonu gözükmeyen uçurumlara dayanılmaz bir hızla düşüşler... Rehbersiz bir kişi, bu yolun daha başından döner; eğer ısrar ederse, fazla bir mesafe alamadan akıl ve ruh dengesini kaybeder. Bu yol, ilkönce insanın kendi kendisiyle hesaplaşması yoludur; günahlarının farkına varma, bunları sayıp dökme, tevbe ederek temizlenme yoludur.

Bu yola girecek kişinin bilinci de, bilinçaltı da tertemiz ve aydınlık olmalıdır. Başkalarının hatalarını görmeden kendi hatalarımızı görmek, bundan dolayı önce kendimizle hesaplaşmak gerekir. İnsanlar çılgınca yaşama sarhoşluğundan kurtulup nefislerini, hareket ve hallerini bir kere mülâhaza etmelidirler. Hattâ bir kere değil, Hz. Muhammed gibi, günde yetmiş kez tövbe etmeli, kalbinini üzerine konan manevî kirleri günde yetmiş kere temizlemelidir.

İnsanın iç dünyasına giden yol haset, kin, hırs gibi insana çok tatlı gelen ve önünü alamadığı bir çok pisliklerle tıkanmıştır. Bunun yanında sıfatlar, varlıklar, olaylar, gelenekler, yanlış bilgiler ve bunları iyi değerlendiremeyen akıl da insanın bu yolculuğuna bir engel olarak çıkar. Bu yoldaki engeller çoğu kez nimetmiş gibi görünür. Allah, "Her zümre, kendi nezdinde bulunanla ferahlık duymaktadır" (Kur'ân-ı Kerim 23/53) demektir. Elbette bu anlayış ve zevk, Allah'ın tecellisindendir ve onun oluşu yürütmesi için gereklidir.

İnsanın kendi nefsinde olup bitenleri bilmesi ve bunları Allah'ın ilâhî kânûnlarına göre değerlendirmesi, kendi kendisiyle mücâdele ederek, kendini terbiye ederek özüne ulaşması mürşitsiz olacak bir iş değildir. Bu yolda erenlerin himmeti, nazarı, terbiyesi çok önemlidir. Yunus'un dizelerine bakalım:

"Âşık oldum erene ermek ile
Hakk'ı buldum er yüzün görmek ile.

Ere dedim, erde buldum maksudum
Bulamadım taşradan sormak ile.

Pınar idim, erenler kıldı nazar
Deniz oldum, dört yana ırmak ile." (117)

Erenlerin sohbetinde ve gözetimi altında, Allah'ın hidayeti ile yapılacak bir eğitim, insanı muhakkak ki gönlündeki doğruluk ve aşk kaynağına ulaştıracaktır.

"Dağ ne kadar yüksek ise yol onun üstünden aşar
Yunus Emre'm yolsuzlara yol gösterdi vü hoş eder." (158)
 

4.2. Eğitimde yanlış anlayış ve uygulamalar: medreselerdeki ilim öğretimi

Tasavvufun eğitim anlayışı, o zaman çok yaygın olan medrese eğitiminden farklı, hattâ bazı açılardan ona tamamen zıt idi. Bu farklılık ve zıtlık konu, amaç, metod ve kurumlar bakımından idi.

Medreselerde öğretimin ana konusu din idi. Din ise, bu dünyada ve öte dünyada Allah'ın dosdoğru yolunun asgarî şartlarını veriyordu. Dinin insanları eğitme biçimi, onların, nefsanî duyguları arasında dengeli biçimde yaşamalarını sağlamaya yönelikti. Ama bu eğitim onları Allah'ın gerçeklik denizine dalmaktan alıkoyuyordu.

Konunun rahatça anlaşılabilmesi için, Yunus'un ve tasavvufun bu konulara bakışını kısaca görmek gerekir. Yunus'un din anlayışı, şerîatın din anlayışından daha farklı; kendince ondan daha ileri idi. Medrese mezunlarının savunduğu "şerîat yolu", Yunus'a göre, menfaate dayalıydı ve insanları öte dünyada Cennet'e ulaştırmayı amaçlıyordu. Bunun için insanlar ibadet ve diğer dinî davranışları yapmak zorundaydılar.

Mutasavvıfların amacı ise, Cennet gibi, kendi nefislerinin rahat edeceği bir yere ulaşmak değil, yüce Allah'ın zâtında erimekti. Yunus, "Aşk imamdır bize, gönül cemaat" diye başlayan şiirinde, Allah'a dâima dua ettiklerini, onun dost yüzünü görüp varolan her şeydeki tecellinin arkasında Hakkı gördükten sonra kesin birliğe ulaştıklarını, artık şirk, ortak diye bir şeyin olmadığını, kendilerinin her dem onunla kaynaşıp onun iradesi doğrultusunda hareket ettiklerini anlatır.

"Belî(â) kavlin dedik evvelki demde
Henüz bu demdir ol vakt u bu saat.

Derildi beşimiz bir vakte geldi
Beşi bir eyleyip kim kıla tâat." (44)

Şerîat, İslâmın şartlarına sıkı sıkıya riayet edilmesini ister. Mutasavvıflar bu şartlara hiç hıyanet etmezler, hiç fitneye düşmezler; bu nedenle de davranışları diğer insanlarınkinden farklıdır.

Onlara göre, hakikat bir deniz; şerîat o denizde tahtadan bir gemidir. Hakikat denizindeki bazı fırtınalardan ve çok yüksek dalgalardan bu geminin tahtaları kırılabilir. Bu denizde bir tahta gemi ile seyahat etme yerine o denizde yüzmeyi, o denizin bir parçası olmayı öğrenmek daha doğru bir yoldur. Bir denizde yüzebilen kişi, gemi ile seyahat edenlerden çok daha ileridir.

"Bundan içeri haber işit eydeyim ey yâr
Hakikatin kâfiri, şer'in evliyasıdır." (49)

Şerîat, dünya işlerinin din açısından düzenlenmesidir. Aşk yoluna giren kişinin bu dünyada bir kararı, bir beklentisi yoktur. Bu dünya bilgisi, insanı bu dünyaya bağlar ve bu şekilde hakikat yolunda bir engel olur.

"Aşk erinin gönlü dolu pâdişahtan nevâledir
Aşksız âdem nic'anlasın, çün şerîat havaledir." (66)

Aşk makamında, zamanın ve mekânın her boyutunda Allah'ın birliğini kabul eden, cümle yaratılmışı, cümle işleri O'nun eserleri, O'nun işleri olarak gören, her şeyin, her yerde, her an O'nun hüküm ve iradesinde olduğunu bilen kişiye, şerîat ayak yetiremez. Yunus, kendisinin şerîat yolunu izleyenlerden farkını şöyle anlatıyor:

"Şerîat oğlanları nice yol eyde bize
Hakikat deryasında bahrı oldum yüzerim." (85)

Aşkın ilerlemiş mertebelerinde Yunus hem kendini o gerçeklik denizinden bir parça, hem de o denizleri, evrenleri kuşatan daha büyük bir gerçeklik olarak görüyor. "Benim ol aşk bahrisi, denizler hayran bana
Derya benim katremdir, zerreler umman bana." (154)

Ayı, güneşi kendine kul sayan; Kur'ân'ın önderliğinde ezelî vatan olan Allah katına giden zamanların ve mekânların hâkimi ile şerîat ehli arasında gene de bir fark vardır.

"Şerîat ehli ırak, eremez bu menzile
Ben kuş dilin bilirim, söyler Süleyman bana." (154)

Şerîat, Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla insanlara uzanan elleridir. Peygamberlerin yardımı olmadan Allah'ın sırrına ulaşmak mümkün değildir. Hakk yoluna, ancak şerîat ve tarikat kademelerinden geçilerek gidilir. Bu yoldan giderken haller, vecdler, marifetler v.s. ortaya çıkar.

İslâm tasavvufunda Hz. Muhammed'in koyduğu şeriata uymak, Mi'rac olayında Allah'a en çok yaklaşmış yaratılan olarak onun yolunu izlemek esastır. Yunus'un ve mutasavvıfların karşı olduğu, Hz. Muhammed'in şerîatı değil, şerîat olarak dünya hayatının alabildiğine yüceltmesi ve hattâ öte dünyanın da, bu dünyadaki nefislerin isteklerine göre âyarlanmasıdır. Muhammedî şerîat için Yunus'un dediği şudur:

"Mumsuz baldır şerîat, tortsuz yağdır tarikat
Dost için balı yağa ne için katmayalar?" (65)

Bu dünyadaki insanları hayatın ebediliğine inandırmak; doğru ve âdil davranan, kendilerini yaratan Rablerine ibadet eden insanlar halinde tutmak için, zamanın ve mekânın değişik boyutlarındaki Cennet ve Cehennem yaşayışlarından haber verilmiştir. Alelâde insanlar için çok büyük terbiye edici özellikleri olan bu yerler, Yunus için pek anlam ifade etmiyor. Onun istediği Hakk'ın hakikatı içinde erimektir. Onun için Cennet'in hoş yaşayışı ile Cehennem'in yakıcı ateşi aynı şeydir (Tasavvuftaki "Nâr da Hakk, nûr da Hakk" görüşü gibi).

"Âşık mı derim ben ona, Tanrı'nın Uçmağın seve
Uçmak hod bir tuzaktır, eblehler cânın tutmağa.

Tutulmadı Yunus cânı, geçti Tamu'dan Uçmağı
Yola düşüp Dost'a gider, ol aslına uyakmağa." (38)

Allah'ın gerçeğine bir kere eren, "bir kere ol Dostun yüzünü gören", onun dışındaki hiç bir şeyle avunmaz; ne bu dünyadaki ne de öte dünyadaki hiç bir şey onun gözüne girmez.

"Sekiz Uçmağın hurisi eğer bezenip geleler
Senin sevginden özgeyi gönlüm hiç kabul etmeye.

Yunus seni seveliden beşaret oldu cânına
Her dem yeni dirliktedir, her giz ömrün eksitmeye." (40)

"Gözüm sana ermek için, elim sana ermek için" diye başlayan şiirinde de, Cennet için hiç bir arzusu olmadığını, kendisinin isteğinin bağ-bostan veya huriler olmadığını ve doğrudan Hakk'ı isteğini anlatır ( 104).

"Sensin benim cânım cânı, sensiz kararım yokturur
Uçmak'ta sen olmaz isen, vallah nazarım yokturur." (62)

diyen Yunus, en büyük hazzının her şeyde Allah'ı görmek, O'nu seyretmek ve O'nu söylemek olduğunu anlatıyor.

Cennet ve Cehennem üzerine dayalı ve insan nefsinin öte dünyada sonsuz rahata ulaşması için bu dünyadaki hayatı düzenleyen din, mutasavvıfların daha baştan aştıkları bir hayat seviyesidir. Cennet ve Cehennem'e ilgi göstermeyen âşık için, bunlar üzerine kurulan dine de hacet yoktur.

"Din ü millet sorar isen, âşıklara din ne hâcet
Âşık kişi harap olur, harap bilmez din-diyanet.

Tâat kılan Uçmak için, din tutmayan Tamu için
Ol ikiden fariğ olur, neye benzer bu işâret." (45)

Âşık, dünyadan da, âhiretten de geçmiştir. İlim ve ameli, zühd ü tâatı (dünyaya sırt çevirme ve gönüllü olarak Allah'ın emirlerine uyma), havf u recâyı (Allah'tan korkma ve O'ndan ümidi kesmeme) bırakmıştır; Kıyâmet'i yoktur onun, sorgusu, Sırat'ı da yoktur.

"Ey âşıklar, ey âşıklar, aşk mezheb ü dindir bana
Gördü gözüm Dost yüzünü, yas kamu düğündür bana." (41 )

Yunus, sen-ben, kul-sultan ayrımını kaldırmıştır. Ezel ile ebed, onun için dün ile bugün gibidir. O, bu dünyayı şöyle bir görmek için gelmiş, görmüş ve geri ezelî vatanda yaşamaya karar vermiştir. Ama onun buradaki yaşayışı da Hakk'a teslim olmuş bir yaşayıştır, Cennet'lere bedeldir.

"Kullarına va'deyledi, yarın Uçmak verem dedi
Ol dostların sevindiği, yarınım bugündür bana.

Yunus seni din edindi, din nedir, îmân edindi
Âşık bugün-yarın n'olur, işi budur önden sona." (41)

Aslında evrendeki herşey, Allah'ın bilgisi, plânı ve iradesi dahilinde olmaktadır. Evrene bakarken bu bilinçle bakmak gerekir. Olayların ve varlıkların gerisindeki gücü iyi tanımak gerekir. Ayağınıza bir taş değdiği zaman veya birisi bir taş vurduğu zaman taşa kızıp onu dövmenin, parçalamanın bir mantığı olur mu?

"Hiç kimesne kendinden hâlden hâle gelmedi
Cümlemizin hâlini ma'şuk eder mukarrer." (46)

Öyleyse her şeyin Hakk'tan geldiğini bilerek olaylara, yaratıklara belli bir hoşgörü ile bakmalıdır. Tanrı her şeyi yapandır ama, gerek yaptıklarını gerekse insanların gözünü perdelemiştir. Görebilenler için Tanrı'nın gerçeği apaçık ortadadır, göremeyenler için ise asla farkedilmeyecek kadar perdeler altındadır. Âşık, bu perdeleri kaldırmıştır ve her şeyi apaçık görmekte, gördüklerinin ise çok azını söylemektedir.

"Şerîat edebinden korkaram söylemeğe
Yoksa eydeyeyidim dahi ayrıksı haber." (46)

Âşık, bu gerçeklere ulaştığı için kârı-zararı, malı-mülkü çoktan bırakmış, bu sonlu zamandan sonsuz zaman boyutuna geçmiş, bütün dünyevî değer ölçülerinin üzerine çıkmıştır:

"Küfr ile imân dahi hicap imiş bu yolda
Safâlaştık küfr ile, îmân yağmaya verdik." (77)

Küfür ile imânı bile, bu dünyada Allah ile kulları arasındaki pardelerden birisi olarak niteleyen Yunus, ulaştığı gerçeklik makamında sık sık Allah'ta erimekte, dünyada gördüklerini o gözle izah etmektedir. "Dünya benim rızkımdurur, kavmi benim kavmim-durur" derken ulaştığı geniş görüş de bundan kaynaklanıyordu. Yunus, ancak Allah katında, onu gerçekleri içinde eridikçe canlıydı ve anlamlıydı.

"Dinim, îmânım Ol'durur, O'nsuz olursam dünyada
Ne puta, haça taparım, ne dîn ü îmân tutarım." (88)

Yunus, cân içinde cândır. Şerîatın, ilmin, amelin korumasından öteye geçmiştir. O, Allah'ın gerçeklerini bütün açıklığı ile bilme ve görme sahalarından (ilme'l-yakîn ve ayne'l-yakîn, Kur'ânı Kerim 102/7) o oluşa katılma ve oluşun zaman ve mekân içindeki bütün safhalarında yaşama aşamasına (hakke'l-yakîn) geçmiştir. Şu dizeleri, o makamda söylemiştir:

"Oruç, namaz, zekat, hac cürm ü cinayet-durur
Fakir bundan azattır, hass-ı havas içinde."(120)

Tanrı ile aradaki ayrılığı kaldırmak için, görünüşteki dinden daha ilerilere gitmek gerekir.

"Tadarsan aşk tadından, geçesin zâhir dinden
Ayrılığın adından ol vakit kurtulasın." (198)

Bu şiirinden dolayı Yunus, muhakkak ki, o zaman da çok eleştirilmişti. O; bunlara karşı yazdığı bir şiirde, Allah'ın kendi gözündeki perdeyi kaldırdığını; ilim ve hikmet okuyanların, "gizli anlamları" şerhedenlerin bile, dünyaya hâlâ perdeli baktıklarını anlatır.

"Dosttan gayri kimse bilmez kâfir-müslüman kimdiğin
Ben kılarım namazımı, Hakk geçirdiyse nâzımı." (130)

Görünüşte iyi olanların, dilinde ilm-i usul, sürekli namazında olanların, dışı bilgili ve pişmiş olanların, gerçekte, bunların tam zıddı olabileceklerini Yunus şöyle anlatır:

"Benim gibi mücrim kul, bir dahi isteye bul
Dilimde ilm-i usul; dileğim dünya sever.

Dışım biliş içim yâd, dilim hoş gönlüm mürted
İşim yavuz iyi ad, böyle fitne kanda var?" (53)

Dosta yakın bakma, hattâ onun içinde erime imkânı varken dünya nimetleri, inançları ve ilimleriyle uğraşmayı "Dosta ırak bakma" olarak niteleyen Yunus, Allah'ı açık görenin bu varlık evrenindeki nefs tuzağına düşmeyeceğini anlatır.

"İlim hod göz hicâbıdır, dünya-âhiret hesabıdır
Kitap hod aşk kitâbıdır, bu okunan varak nedir?" (55)

Kaldı ki, bu dünyada İslâm dininin kitabı Kur'an-ı Kerim'i ve onun Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa'nın sünnetini okuyanlar, buradaki gerek anlamlara hiç bir zaman ulaşamıyorlar:

"Lâ şerike okursun, sonra şerik katarsın
Bire iki demegil, fitne kimden tutarsın?

Okursun tasrif kitap, nice binâ vü i'râb
Havf u recâ sende yok, eyle kim bir Tatarsın.

Onikibin hadîsi cem eyledi Mustafa
Unuttunuz siz onu, şerh ile söz satarsın.

Kılarsın riyâ namaz, yazuğun çok hayrın az
Dinle neye varır söz, Cehennem'den bitersin." (108)

Burada eleştirilen şahsiyet ilim okur ama, değil Hakk'ı, kendini bile bilmez; gördüklerinden, okuduklarından ibret almaz; halka fetva verir, kendisi tutmaz; ilmi vardır, ameli yoktur. Ameli olmayan ilim de hiç bir işe yaramadığı gibi, insana dayanamayacağı kadar sorumluluk da yüklemiş olur.

Kendi gönlünü ve yaptıklarını Allah'ın her an okuduğunu hisseden, onun aşkıyla yanıp kavrulan, bu cihandan vazgeçip bilinmez mekânlarda onu arayan Yunus için, ilm-i hikmet okumak, Cennet ve Cehennem'le oyalanmak basit şeylerdir.

"Yedi Tamu dedikleri katlanmaya bir âhıma
Sekiz Uçmak aldatmaya, bunda neye aldanayım?

Yüzbin hûri gelir ise aldanmaya bu cânımı
Aşkın gönlüm yağmaladı, senden nice usanayım?

İlm-i Hikmet okuyanlar, aşktan feragattir bunlar
Mansur oldum asın beni, her dillerde söyleneyim." (110)

Çok kitap okuyup da Yunus'u kınayanları, o, aşk kitabını okumaya, çevresindeki Hakk'ın tecellilerini görmeye çağırır: "Ey çok kitaplar okuyan, sen mi tutarsın bana dak?
Tâ bilesin sırrı âyân, gel aşktan oku bir varak.

Okumagıl ilmin yüzün, ilme amel gerek güzin
Aç gönlüden bâtın gözün, âşık-ma'şuk haline bak.

Âşık-ma'şuk birdir bile, aşktan gelir her menzile
Biçare Yunus ne bile, ne kara okudu ne ak." (74)

Özellikle bu son dizeden Yunus'un okuma-yazma bilmez bir ümmî âşık olduğu hükmü çıkartılır. Oysa Yunus iyi bir eğitim görmüş, devrinin zâhirî ve özellikle bâtınî bilimlerinde geniş bilgi sahibi olmuştu. Yukarıda sözleri bir serzeniş olarak söylemiştir. Ama o ümmidir ve ümmî olmakla da övünür. Çünkü ümmilik tasavvufun ana esaslarından biridir, Allah'ın bilgisi karşısında bilgisizliktir; insanın ekilmemiş tarla, yazılmamış kâğıt gibi temiz olmasıdır. Allah'ın ilhamlarını, böyle bir ümmî gönüle, tertemiz bir kalbe beklemek gerekir.

Çeşitli kitaplar şerhetmekle gerçeğin anlamına ulaşılamaz. Çünkü gerçeklik çok büyük bir denizdir. Bu denizi dıştan bilmeye imkân yok; onun içine dalmak gerekir. Şerîatla, bu denizde sadece yüzeysel olarak dolaşılabilir. Dört kitabı okuyup anlamını bilmemek, gerçeğin içine girmemek demektir. "Dört kitabı şerheden âsidir hakikatte
Zirâ tefsir okuyup ma'nasın bilmediler." (55)

Dört kitabın da esas anlamı aşktır.

"Dört kitabın ma'nası bellidir bir elifte
Bir dedirmegil bana, ben bu yoldan azarım.

Çün aşkın kitabını okudum tahsil ettim
Ne hâcet kim karayı ak üstüne yazarım."(85)

Yunus da, bir çok mutasavvıflar gibi, medreselerde eğitim gördükten sonra tasavvuf alanına geçmiştir. Hakk onun gönlünü açmış, gönlündeki büyük gerçeği, hakikata açılan pencereyi ona göstermiştir. Yunus bu yolda mesafe aldıkça zâhiri ilimlerden ve davranışlardan soğumuş, bu sahalardan uzaklaşmış; ama onların eleştirilerine karşı da her zaman hoşgörülü olmuştur.

"Mescitte medresede çok ibadet eyledim
Aşk oduna yanıban ondan hâsıla geldim." (97)

"Yeni Yunus"u, aşk meydana getirmiştir. Bu, din adamlarının kolayca anlayabileceği bir durum değildir. Burada, ancak âşık olanların anlayabileceği yeni bir algılama boyutuna geçilmiştir.

"Medreseler müderrisi okumadılar bu dersi
Şöyle kaldılar âciz, bilmediler ne bab-durur." (60)

Onların bilemedikleri, ulaşamadıkları aslında insanın kendi içindedir; dolayısıyla insanın o büyük uykusundan uyanıp, kendi içindeki gerçeğe ulaşması gerekir. Burada Yunus'un hitabı şöyledir:

"Mescid ü medrese sende, sen dört yana perakende
Ne kaldın sen bu erkânda, işin katı düşvar-durur." (67)

Yunus, Risâletü'n-Nushiyye'sinde, yapılacak öğretimin insana kendisini öğretmesi gerektiğini, esas amacın bu olduğunu anlatır:

"Nidiverir sana elin yuduğun
Seni unutturur mu okuduğun?" (16)

İlim hiç bir zaman insana kendisini unutturmamalı, bilakis onun kendi özünü bulmasına yardımcı olmalıdır. Oysa uygulamada, ilim insanı dünya hayatıyla o kadar çok meşgul ediyor ki, onun kendini bilme ve öğrenmesini uzun yıllar engelliyor. Yunus'un da bu duruma düşmüş olduğunu şu dizelerden anlıyoruz:

"Nice devran kim, anda rıhle urdun
Okuyup aşr u âyet yolda durdun.

Nice ilm ü amel sen bu tapuda
Nice yıldan berisin bu kapuda.

Sözüm kend'özümedir, nükte değil
Bilin cân birlik' ikilikte değil." (18-19)

Yunus, insanı gerçeklik boyutuna ulaştırmayan, sadece bu dünyada oyalanması sırasında ona bazı ilkeler vermek isteyen medrese eğitiminin özüne karşı olduğu gibi, uygulamadaki yüzeyselliğine ve hızına da karşıdır.

Âşıkları okuyan ve okutan Allah'tır. Medreselerde biraz okuyan ise, kendini derin danışman gibi görerek dervişlerle yarışmaya kalkar.

"Dosttur bizi okuyan, üstümüzde şakıyan
Şimd' üçbuçuk okuyan, derin danışman olur.

Danışmanın câhili unamaz dervişleri
Derviş ile danışman yavlak üşengeç olur.

Dânişmend oldur geldi, okuduğunu buldu
Ehl dervişlere cânı, katı karışgan olur.

Hey bîçâre danışman, et derviş-i dervişân
Dervişlere erişen, işine pişmân olur." (63)

Dânişmendlerin okuduklarını tutmamasını birçok Kıyâmet alâmetleri arasında sayan Yunus (65), kendisine de, Dost'tan haber gelip bu dünyada ezelî vatan yolcuğu için bazı hazırlıklar yapmak gerektiği uyarılarının sonunda şöyle diyor:

"Eyidin Yunus'a dursun, yüzünü toprağa sürsün
Öğüdün kendine versin, okuduğun tutsun demiş." (71)

İnsanı olgunlaştıracak, hidayete erdirecek olan sadece okumak veya sohbetlere katılmak değildir; doğru davranış ve hareketler göstermektir. İnsan için hedef ve son değerlendirme budur; yoksa okuma ve dinleme bu yolda sadece bir araçtır.

"Kim ki bir dem sohbet ola, müfti-müderris mat ola
Bir ilâhi devlet ola, ondan içen oldu bâki.
Hırka ile tâc yol vermez, fereciyle âlim olmaz
Din-diyanet olmayıcak okusan yüzbin varakı.

Okudun yedi mushafı, ha tâat gösterir sâfi
Çün ki amel eylemedin, gerekse var yüzbin oku." (139)

Gerek maddî gerekse manevî dünyadaki en açık gerçeklik candır, ruhtur. Varlığı değişik şekil ve maddeler düzeyinde tutan, onların kendi aralarında olaylar meydana getiren, büyüten, hareket ettiren, olgunlaştıran candır. İnsanın maddî unsurları bu dünyadan, ama ruhu, canı, gönlü başka bir dünyadandır. Yunus, hakkında pek az şey bildiğimiz, Allah katından gelen bu unsura (Kur'ân-ı Kerim 17/85) şöyle işaret ediyordu:

"Ruhumdan kimesne haber veremez Emrdir, kadırlığı verir hareket." (44)

Ruh, gönül, can, akıl bu dünyaya da ayak uydurabilirler, öte dünyaya da! Ama onların esas vatanı Yüce Allah'ın birliğidir. Bu unsurlar onu isterler, özellikle de aşk içine düştükten sonra. Aşka düşmüş insanın Cennet'te, Cehennem'de gözünün olmaması, bunların kendi esas kaynaklarının farkına varmalarından dolayıdır.

"Gönlüm, cânım, aklım, bilim senin ile karar eder
Can kanadı açık gerek uçuban Dost'a gitmeğe.

Âşık mı derim ben ona  Tanrı'nın Uçmağın seve
Uçmak hod bir tuzakdurur eblehler cânın tutmağa.

Tutulmadı Yunus cânı, geçti Tamu'dan Uçmağı
Yola düşüp Dost'a gider, ol asılna uyakmağa." (38)

Can veya ruh, bütün varlıklardaki Hakk'ın kudretidir. O kudret ile Allah bütün evrenlere, evrenler içindeki en küçük zerrelere kadar her şeye hükmeder. Bu kudretini istediği gibi yönlendirir ve istediği zaman da geri çeker.

"Bilenlere sormak gerek, bu tendeki cân neyimiş?
Cân hod Hakk'ın kudretidir, damardaki kan neyimiş?(71)

Ten fânidir, cân ölmez, gidenler geri dönmez
Ölür ise ten ölür, cânlar ölesi değil." (80)

Canlar, Tanrı katından gelen ve bütün oluşu yönlendiren güçler olduğu için, içimizdeki can veya gönüle yönelmeliyiz. Onun için bunlar Tanrı'yı en iyi aksettiren makamlardır ve insanların kurtuluşa ermeleri, eğitilmeleri, doğru yolu bulmaları, Tanrı'nın bu merkezler vasıtasıyla bize hidayet etmesiyle mümkündür.

"Gevher seven gönüller yüzbin yol eder ise
Hakk'tan nasip olmazsa, nasip alası değil." (80)

Allah'ın insanlara yönelmesi, hidayet etmesi için insanın da kendi kendini temizlemesi, eğitilmeye, doğru yönlendirilmeye hazır olması gerekir. İnsandaki bu gayret; onun iradesine bağlıdır ve insan sorumluluklarının esasıdır.

"Gönül pisin yudun ise, kibr ü kini kodun ise
İkrar bütün olmayınca erden nazar olmayısar." (47)

4.3. Yunus için gerçek eğitim ve uygulaması


Yunus'a göre gerçek eğitim, medreselerde yapılandan tamamen farklıdır. Amaçları muhtevası ve eğitim teknikleri yönünden farklıdır.

Medrese eğitimi sosyal hayatın ayrıntılarıyla uğraşırken, tasavvuf eğitimi bireysel hayata ve tabiata yönelir ve onların özüyle meşgul olur. Medrese eğitimi din ve davranış farklılıklarını değerlendirirken tasavvuf eğitimi ortak noktaları görür, farklılıkları birbirine yaklaştıracak bir hoşgörü bakışı sağlamaya çalışır. Bu farkı Yunus bir dizesinde şöyle vurgular:

"Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan
Halka müderris ise, hâkikatte âsidir." (49)

Tasavvufun peşinde koştuğu, eğitimde amaçladığı, Allah'ın gerçeklik denizine ulaşmak; olayların ve varlıkların zaman ve mekân içindeki bütün gelişimlerini, değişimlerini, amaçlarını ortaya koymak, evrenlerin amacını ve işleyişin ana gücünü öğrenmektir.

Evrenler, Allah'ın bilinmek için bazı güçlerini açıp geliştirmesi bazı güçlerin kuvveden fiile çıkmasıdır. Bu fiile çıkarma da aşkla, istekle olmaktadır. Şu halde evrenler içindeki ana dinamik güç, aşktır. Aşk, üreten güçtür; iyi şeyler ortaya koyan, en dengeli gelişimi sağlayan güçtür. Aşkın doğru kullanılmaması haset gibi negatif duygulara neden olmaktadır. Bu nedenle aşkın doğru zaman ve zeminde, doğru hedefe yönlendirilmesi gerekir. Mutasavvıflar dünyanın maddî yönü yerine, maddeyi harekete geçiren manevî yönüne bakmışlar; dünya hayatını düzenlemeye yönelik maddî ve dinî bilimler yerine "aşk bilim"ni öğrenmeye çalışmışlardır.

"Biz tâlib-i ilmleriz, aşk kitabın okuruz
Çalap müderris bize, aşk hod medresesidir." (49)

Bu aşk bilimi bir denizdir ve orada yüzmeyi öğretecek olanlar da erenlerdir. O gerçekler denizinde yüzebilmek için de gözdeki perdelerin kaldırılması gerekir; böylece bir çok olayların ve varlıkların üzerindeki sırlar da kalkmış olur. Bu şekilde sırlara girme, ancak Hakk'ın gönüllerimizin vasıtasıyla bize yardım etmesi ve onun dilemesiyle olur.

"Âlimler kitap düzer, karayı aka yazar
Gönüllerde yazılır bu kitabın sûresi." (145)

Gönüllerdeki bu kitabı okuyarak evrendeki her şeyin gerçek yüzünü görmek, ilim ve hikmet ile olmaz:

"İlm ile, hikmet ile kimse ermez bu sırra
Bu bir acâyip sırdır, ilme, kitaba sığmaz.

Âlem ilmin okuyan, dört mezhep sırrın duyan
Âciz kaldı bu yolda, bu aşka el vuramaz." (167)

Bu sırları görme, ancak Allah'ın verdiği bir güçle olur. Kendisine o güç verilen kişi de, daha önce bildiklerinden, dünyadan ve hattâ canından vazgeçer. İnsanı oyalayan bu dünya varlıklarının çeşitliliklerinden, çekiciliklerinden vazgeçmeden Allah'a ve gerçeklik sırrına ulaşmak mümkün değildir. Yunus, Allah'ı böyle bir ortamda buluşunu eleştirenlere şöyle diyor:

"Âlimler, ulemâlar medresede bulduysa
Ben harâbât içinde buldum ise ne oldu?" (197)

Eğitimin amacı, tarih boyunca ya tam tespit edilememiştir ya da tam uygulanamamış; eğitim araçlarından bazıları amaç haline gelmiştir. Eğitimde bilgi öğretilmesi, aslında bir araçtır. Ama bir çok uygulamada bu bir amaç özelliği kazanmıştır.

Medreselerin eğitim amacı, genelde bazı dinî bilgilerin öğrencilere ezberletilmesi veya öğretilmesi seviyesinde kalmıştır. Oysa Yunus, kendi eğitim amacını net bir şekilde şöyle ortaya koymaktadır:

"İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen; bu nice okumaktır?

Okumaktan ma'na ne; kişi, Hakk'ı bilmektir
Çün okudun bilmedin, ha bir kuru emektir.

Dört kitabın ma'nası bellidir bir elifte
Sen elif dersin hoca, ma'nası ne demektir?" (163)

Başka bir şiirinde de şöyler diyor:

"İlm okumaktan gerek, kend'özünü bilmektir
Kend'özünü bilmezsen, bir hayvandan betersin." (107)

Hakk'ın gerçekler hazinesine girmenin yolu, kişinin kendini bilmesinden, kendi gönlünden geçer. İnsan için en gerçek bilgi, kendisi hakkındaki bilgidir. Ama insan kendisinden ziyade dış âleme yönelmiştir. Kendi sırlarını bilmeden dış evrenin sırlarını bilebilmesi de mümkün değildir.

İnsanın kendini bilmesi, gönlündeki kaynağa ulaşması ile; bu kaynağa ulaşma da Allah'ın insanın gönlüne nazar edip onu coşturması, aşka düşürmesi ve iyice olgunlaştırıp pişirmesiyle olur. İnsan aklının, gerçekleri aslında oldukları gibi görebilmesi de ancak böyle mümkündür. Kendi özünü bulan, oradan öteye gerçekler denizini görür ve kendisinin burada temelli kalmasını çeşitli nefis istekleriyle engelleyen kendi özünden vazgeçmek ister. Kendinden geçip Allah'ın gerçekler denizinde erimek ister. Bu da, bir kişinin kendi başına yapabileceği bir şey değildir. Bu noktada bir ermiş kişinin, bir şeyhin ona yardımcı olması gerekir.

Şeyh, mürşit veya Yunus'un deyişiyle "er", Allah'ı seven, bilen, onun sevgisine ulaşmış, "Dostun Dostu"dur. Gerçek âşık olabilmenin ilk şartı, böyle bir erin yanında kabul görmektir.

"Sen gerçek âşık isen, Dost'un dostuna dost ol
Bu halde kalır isen, dosta değil yaraşık." (74)

Er, kendisine ulaşan kişiyi rahatlatır, sakinleştirir, sadeleştirir, içini temizler ve kişinin kendi kendini değerlendirmesini, öğrenmesini ve kendi benliğinin derinliklerindeki doğruluk merkezine ulaşmasını sağlar. Bu işleri kişinin rehbersiz yapabilmesi çok zordur.

Zaten dünyanın her tarafında tasavvuf eğitiminin birinci şartı, mürşide tam teslimiyettir. Çünkü mürşit, öğrencilerinin özelliklerini çok iyi tanıyarak onlara uygun, farklı "seyir yolları" geliştirir. Yunus da böyle bir mürşidin yanında yetişmiştir:

"Ey yârenler, ey kardeşler, görün beni nettim ahi?
Ere erdim, eri buldum, er eteğin tuttum ahi.

Cânım bir gözsüz cân idi, içi dolu sen-ben idi
Tuttum miskinlik eteğin, ben menzile yettim ahi.

Anladım kendi hâlimi, gözledim doğru yolumu
Tuttum ulular eteğin, hezrete ben yettim ahi." (200)

Erenler, Yunus'un gözünde ancak dost olunacak, kayıtsız şartsız teslim olunacak ulu kimselerdir.

"Kahir erenler atıdır, gayret dahi hil'atıdır
Erenler yayı katıdır, okları geçer kayadan." (189)

Er, tasavvuf yoluna girenler için örnek kişidir, âriftir, bütün mürşitlerin kazanmak istedikleri ana özellikleri sergiler.

"Yol oldur ki doğru vara, göz oldur ki Hakk'ı göre
Er oldur alçakta dura, yüceden bakan göz değil.

Er oldur kim, menzilim her dem göstere-dura
Değme ârif bu düşü yoramaz, işi değil." (175)

O nedenle mürşitler, eri Hakk sayarlar, ona kesin teslim olurlar, onun yaptıklarında, onun söylediklerinde tam doğruyu görürler; âdeta onu Hakk bilirler:

"Okudum, bildim deme, çok tâat kıldun deme
Eri Hakk bilmediysen abes yere yelmektir." (163)

Erenler bir denizdir, âşıklar bu denize dalarak oradaki gerçeklik cevherlerini bulurlar, oradaki sırlara ererler. Erenler bir ana, bir öğretmen olarak kendi mürşitlerini bu denizde besler, büyütür, olgunlaştırır, gözlerindeki perdeleri açar, nefislerine sahip olmayı öğretirler.

Yunus Emre'nin şeyhi Tapduk Emre'dir. Yunus, onun kapısında yetişmiş, halka onun öğretisin yaymıştır.

"Tapduk'un tapusunda, kul olduk kapusunda
Yunus miskin-çiğ idik, piştik elhamdülillah.

Vardığımız ellere, şol safa gönüllere
Halka Tapduk ma'nasın saçtık elhamdülillah." (116)

O, şeyhine, onun öğretisine o kadar bağlıdır ki, âdeta söylediği bütün şiirlerinde Tapduk söylüyor gibidir.

"Yarın mahşer kopıcağız, kamu kul nefsin deyiser
Ben Yunus'u hiç anmayam, Tapduk'u getirem dile." (126)

Onun vasıtasıyla kendi gönlündeki hakikata ulaşmış, orada bütün gönüllerdeki hakikatın, bütün gönüllerin bir olduğunu anlamıştır:

"Yine esridi Yunus, Tapduk yüzün göreliden
Meğer onun gönülden bir cur'a şerbet içti." (196)

Aslında gönül sahiplerinin söylediği gerçekler birbirinden farklı değildir; dolayısıyla tasavvufun dervişleri gerçeğe ulaştırma yolu, bazı küçük ayrıntıların dışında, birdir. Ancak tasavvuf, öğrencilerle tek tek meşgul olmayı esas aldığı için, burada kitlesel eğitime geçmek mümkün olmamıştır.

Öte yandan, bu eğitimde, Allah'ın inayeti ve kişinin yeteneği de esastır. Bu gibi nedenlerle şeyhler bütün müritleriyle tek tek ilgilenmek zorunda kalmışlardır ve sınırlı sayıda öğrencileri olmuştur.

"Şeyh ü dânişmend ü velî, cümlesi birdir er yolu
Yunus'tur dervişler kulu, Tapduk gibi serveri var." (48)

Yunus'un şeyhleri silsilesi Tapduk, Saltuk, Barak gibi erlerle geriye doğru gitmektedir. Bu velilerin de Seyyid Mahmudu Hayrânî vasıtasıyla Mevlâna'ya bağlandığı ileri sürülüyor. Bir başka çalışmada da Yunus'un şiirleri ile Mevlâna'nın eserleri karşılaştırılarak bu kökün ortaklığı öğreti alanında da gösterilmeye çalışılıyor. Yunus, her şeyi Tapduk'un yanında öğrendiğini şiirlerinin çeşitli yerlerinde belirtmektedir.

"Yunus eydür er kuluyum, Tapduk'umuz Dost yüzüdür
İş bu söze inanmayan, edebilsin ettiğini." (200)

"Yunus bir doğan idi kondu Tapduk koluna
Avın şikâre geldi, bu yuva kuşu değil." (175)

Aşk, riya kabul etmez; aşk içerde gizlenemez, aşk bir potansiyel değil bir harekettir. Bu nedenle aşkta riyâsız teslimiyet esastır. Erenlerin anlamına eren, onu sadece bilmekle kalmaz, aynı zamanda yaşar. Bilmeyen veya bildiğini yaşayamayanın, sözü hiç uzatmadan ere teslim olması, onun istediği şekilde yoğrulması gerekir (65).

"Miskin, biçâre Yunus, gördüm, bildim demegil
Tut erenler eteğin, düşgil suyuna bir gün." (170)

Tasavvufta bir kişinin gerçek yolu bulup, bu yolda ilerleyip gerçekler denizine varması ve o denizde yaşamayı (yok olmayı) öğrenebilmesi için bir erin yardımı şarttır. İnsana bir eğiticinin gerekliliği hakkında Yunus'u okuyalım.

"Aklım başıma gelmedi aşk şarbın içmeyince
Kendiliğimi bilmedim gerçek ere yetmeyince.

Kendi bilişiyle kişi, hiç erişe mi menzile?
Allah'a eremez kalır, er eteğin tutmayınca.

Var din-imân gerek ise iyi diril bu dünyada
Yarın orda bitmez işin, bu dünyada bitmeyince." (193)

Mevlâna'nın "Allah'ım, sözün harfsiz meydana geldiği o makamı gönülmüze göster" diye yalvardığı gibi, Yunus da harfsiz, sessiz, sözsüz olarak; tamamen zihnî bir çaba ile gerçekleri anlamayı, hattâ ne anlaması, gerçekleri eylemeyi, bir aktif unsur olarak oluşa katılmayı gerçekleştirebileceğini söylüyor:

"Dilsizler haberin kulaksız dinleyesi
Dilsiz-kulaksız sözü cân gerek anlayası.

Dinlemeden anladık, anlamadan eyledik
Gerçek erin bu yolda yokluktur sermayesi.
Biz sevdik âşık olduk, sevildik ma'şuk olduk
Herdem yeni dirlikte, bizden kim usanası?" (146)
 

4.4. Eğitim için dilin önemi ve sohbet metodu


Aslında evrendeki her şey aşkı dile getirir. Evrende var olan her şey Allah'ın tecellisi olduğuna göre, çeşitli şekillerde dile gelen de Allah'tır:

"Diyen Ol, işiten Ol, gören Ol, gösteren Ol
Her sözü söyleyen Ol, sûret cân menzilidir.

Sûret söz kanda buldu, söz ıssı kaçan oldu
Sûrete kendi geldi, dil hikmetin yoludur." (47)

Evrende her şekilde söyleyen O'dur; söz de O'dur. Evren, Allah tarafından her an taze olarak yeniden yaratıldığına, her dem taptaze, ama geçmişten ve gelecekten kopuk olmayan bir yaşayış içinde bulunduğuna göre, sadece Allah'ın tecellisini anlatmak için bile söz yetmez. Çünkü çoğu kez oluş, sözden binlerce kat daha açık ve daha doğru anlatma gücüne sahiptir.

Zaten dil de, Allah'ın, diğer varlıklardan farklı olarak insana verdiği en büyük lütuflarından birisidir.

Varlıklar ve olayların o andaki çok zengin anlatım biçimlerinden farklı olarak, dil, insanların onları daha üst düzeyde değerlendirmelerini, birbirlerine aktarmalarını, yeni tasarımlar kurabilmelerini sağlar. Dil de Allah'ın bir tecellisidir ve muhakkak ki, tecelliye çok büyük bir zenginlik ve ivme kazandırmıştır. Ancak unutulmaması gerekir ki, insanda dile gelen, Allah'ın iradesidir.

"Öğret imdi dil ne desin, şart oldur seni söylesin
Tevfik yâri kılar ise, gayri dile söyletmeyem.

Benim değil bu keleci, devlet senin Yunus neci?
Çün dilime kâdir sendin, sensiz dilim uzatmayam."88)

İnsan, belirli bir süre için, bir imtihan ortamı olan bu dünyaya gönderilmiştir. Buraya gelirken kendisinden söz de alınmıştır. Bu verilmiş sözü hatırlayarak, Allah'ın yeryüzündeki halifesi olarak iyi düşünmeli, ortaya iyi işler koymalı ve sonunda varacağı yer ile bağlantısını hiç bir zaman kesmemelidir.

Tasavvufta çoğu âşıklar, bir kere asıl vatanlarının farkına vardıktan sonra bu dünyadan tamamen geçmişler, sabırsızlıkla ana vatana özlemlerini dile getirmişler, vaktinden önce oraya varmak istemişlerdir.

Allah'ın bu dünyada çizdiği doğru yoldan ayrılmamak, sorumluluk ve yükümlülükleri yerine getirmek gerekir. Ama aşk, vatan özlemi ve orada, Allah'ın engin zâtı içinde yok olma arzusu çoğu âşıkları dünya hayat standartlarının dışına çıkartmıştır. Yunus da, bunlardan biridir:

"Bu dünyaya gelen kişi, âhır gene gitmek gerek
Misafirdir, vatanına bir gün sefer etmek gerek.

Gönül nice terkitmeye Dost eline giden yola
Âşık kişiler cânını bu yola harc etse gerek.

Cân neye ulaşır ise, akıl da ona harcolur
Gönül neyi sever ise, dil onu şerhetse gerek." (172)

Gerçi dil, Allah'ı söyleyecek, onun tecellilerini anlatacaktır ama buna kâdir midir? Dilin doğru ve tam söylemesi esastır. Bu noktada bir hata yapmamak için, dervişler genellikle susarlar. Ama içindeki aşk öyle bir noktaya gelir ki, âşıkın her tarafından sızmaya başlar; göz ve kulaklardaki perdeler açılır, dildeki başlar çözülür, âdeta insanın içinde Tanrı konuşmaya başlar.

"İlm ü amel sözü değil Yunus dili söylediği
Dil ne bilir Dost haberin, ben Dost ile nice birem." (103)

Söz ile anlatımın gücü, bu gücü doğru kullanmanın insanı nasıl yücelttiği, yanlış kullanmanın onlar için nasıl felâketlere neden olduğu, Doğu edebiyatında öteden beri en çok işlenen konuların başında gelir. Seslerin kelime ve cümleler halinde anlatım gücünün birdenbire artması, insanlara verilmiş bir özelliktir. Bu özelliği zaman ve mekân içinde bütün insanlar sonuna kadar kullanmıştır. İnsanlararası savaş ve barışların, sevgi ve nefretlerin temeli bu olmuştur.

Dolayısıyla insanların eğitmesinde, onlara doğru yolun gösterilmesinde kullanılacak en etkili yollardan biri de sözlü anlatım ve sözlü tesirdir. Zaman geçtikçe insanlararası haberleşme ve etkileşimde dilsel anlatımın gücü artmaktadır.

Tasavvuf eğitiminde de söz, eğitimin temelinde yer almıştır. Müritler uzun süre sadece şeyhlerinin sohbetlerini dinlemişler; şeyhler de müritlerinin aklını ve gönlünü sözle yönlendirmeye çalışmışlar ve bunda da başarılı olmuşlardır.

Tasavvuftaki yaygın kanaat, Tanrı'nın insanları yönlendiriken genellikle sözle yönlendirdiği şeklindedir. Değişik insanlarda konuşan, konuşmalarla insanları yönelendiren Allah'tır. Yunus, bir şiirinde bunu şöyle anlatır:

"Ey sözlerin aslın bilen gel, de, bu söz nerden gelir?
Söz aslını anlamayan sanır bu söz benden gelir.

Söz karadan aktan değil, yazıp okumaktan değil
Bu yürüyen halktan değil, Hâlık âvâzından gelir.

Biz bir bahane arada, ayruk de elden ne gele?
Hakk çün emir eyler câna, bu keleci ondan gelir." (51)

Tanrı, evrenin her yerinde binlece âyet ile kendini açığa koyarken, her an insanların gönlüne ve aklına getirdiği düşüncelerle, ortada apaçık duran Kitabı ve peygamberleri ile insanlı doğru hareket etmeye çağırırken, insanlar bu daveti niçin duymazlar?

Âşıkların dilini çözüp, oradan hikmetlerini akıtan da Allah'tır. Her şey, onun kendini açığa çıkarması için bir vasıtadır.

"Miskin Yunus bu sözü kend'özünden eyitmez
Hakk Çalap veribidi sabağın dilimize." (124)

Söz vasıtasıyla kimi yükselir, kimi alçalır; yükselme ve alçalma elbette tecellidir, ama burada insanın, Allah'ın kendine verdiği iradeyi de sonuna kadar kullanması gerekir. Yunus

"Söz kılır kaygıyı şâd, söz kılır bilişi yâd
Eğer horluk, eğer izzet, her kişiye sözden gelir." (51)

diyor. Gene başka bir şiirinde

"Keleci bilen kişinin yüzünü ağ ede bir söz
Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz." (68)

diye başlayan Yunus, doğru söylenmeyen bir sözün cevheri kara toprağa çevirdiğini, gafletle söylenen bir sözün cana sebep olacağını, insanı yükseldiği yerden aşağıya düşüreceğini; buna karşılık yerinde söylenen bir sözün bu dünya cehennemini bile sekiz cennete çevirebileceğini anlatır. Ona göre, iyi sözler her işi başarıya ulaştırır (117).

Sözü söylerken yerini, zamanını ve söyleyiş biçimini iyi ayarlamak gerektiği gibi, sözün kime söyleneceğine de dikkat etmelidir. Anlamları bilmeyen, söylenen sözü doğru anlamayacak kişiye söz söylenir mi? Söz, anlayan için bir anlam ifade eder; onu tam anlamayan için hiç bir şey ifade etmediği gibi, yanlış anlayanları da yanlış yollara sevkeder.

Öte yandan, sözü doğru anlayan kişilere söylemek de yetmez; bir de gerektiği kadar söz söylemelidir.

"Onsuz sözün gör nedir, çok söz hayvan yüküdür
Ârife bir söz yeter, tende cevher var ise." (194)

Tasavvufun dershaneleri, dost meclisleridir ve buralarda sadece sohbet yapılır; göz perdeleri burada açılır, kulaklar burada duyar; olayların ve varlıkların gerçek yüzleri burada ortaya çıkmaya başlar. Bu meclislerde önce, aklın nefisten bağımsızlığı sağlanır ve insan, aklın rehberliğinde gidebildiği kadar gider. Daha sonra akıl imâna, imân sevgiye dönüşür. Allah'ın tecellileri arasında onun bir tecellisi olarak yaşamanın hoşluğu, manevî hazzı duyulur. Kendi nefsini terbiye, onu tamamen kontrol altına alma yönünde fiilî hazırlıklara girişilir. Dünya, önce hayal ve düşe dönüşür, sonra bu hayal ve düşten kurtulma çabası verilir. Bütün bunların temeli dost meclislerinde, sohbetler sırasında atılır. "Yunus'un gözü-gönlü doludur Hakk sevgisi
Sohbet ihtiyar eden, yâd u bilişten geçer." (158)

Sohbetlerde bilgiler ve algılar kontrol edilir, bunların yanlışlığı açıkça ortaya konur. Dünya yeni bir gözle değerlendirilir. Yeni bilgilerin ve dolayısıyla algıların daha sağlam temeller üzerine kurulacağı öğretilir. Olayların ve varlıkların gerisindeki anlamlara, "sırlara" ulaşılır; orada teneffüs edilen, âdeta, gerçekliğin nefesidir:

"Bu sohbete gelmeyenler, Hakk nefesi almayanlar
Sürün onu burdan gitsin, durur ise çok iş eder." (158)

Orada içilen aşk şarabıdır, bütün evrene ve onun gerisinde her an her şeyi yaratmakta olan Allah'a duyulan sevgidir:

"Sohbetimiz ilâhidir, sözümüz Kevser suyudur
Şâhımız şahlar şahıdır, çalgımız dost firakı.

Kim ki bir dem sohbet ola, müftî-müderris mât ola
Bir ilâhî devlet ola, ondan içen oldu bâki." (139)

Sohbetler, okumaktan çok daha etkilidir; hem bahsettiği gerçekler açısından hem sohbetlerde oluşan manevî eğitim ortamı bakımından. Bir yerde hep zekâya hitabedilir, oraya bilgi yüklenir; diğer tarafta en azından akla ve daha ziyade gönüle hitabedilir, orada bir ışık oluşturulmaya, bu ışığın bütün iç dünyayı aydınlatmasına, iç duyu organlarını uyandırmasına çalışılır.

Her insana kendi değeri, kendi öz benliğindeki hakikat pınarı gösterilmeye ve insan, o gönül merkezinin yönetimine sokulmaya çalışılır. Eğer bu başarılırsa, hem insanın kendi değeri ortaya çıkacak hem de kendi değerini gören, başkalarında da aynı yüce merkezin buluduğunu farkederek onlara da saygı gösterecektir. Böylece mikrokosmostan makrokozmosa kadar Allah'ın tecellisi olan bu evrene saygılı, yumuşak ama etkin bir bakış açısından bakabilecektir. Bunlar erenlerin sohbetlerinde kazanılır.

"Erenlerin sohbeti arttırır ma'rifeti
Bî derdleri sohbetten her dem süresim gelir." (59)

Sohbetlerde oluşan dert, dünyayla, dünyanın problemleriyle ve ıstıraplarıyla ilgilenmekten doğan derttir. Dervişler bu dertleri sadece yaşadıkları an içinde değil, zaman ve mekâna yayılmış şekilleriyle de duyarlar.

İnsan nasıl yemek ve içmekle bedeninin dış biçimini geliştiriyorsa, sohbetlerle de ruhunu, "canını" geliştirir. Sohbetlerde alınan "can nimeti"dir.

"Sohbet cânı semirtir, hem âşıkın ömrüdür
Sohbet Çalab'ın emriyle, erenin himmetidir." (52)
 

4.5 Eğitimde öğrencilik dönemi: Dervişlik - Miskinlik


Tasavvufta, öğrenci yetiştirme süresi belli değildir. Çünkü, diğer eğitim kurumlarından farklı olarak, burada, öğrencinin kendi isteği ile hocasına her yönden ve tamamen teslim olması esastır. O zaman çok zorlu bir eğitim dönemi başlamış olur ve burada en küçük bir ruhsal gevşeklik veya ara verme her şeyi sıfırlayabilir.

Tasavvufî eğitim anlayışının temelinde şu inanç vardır: İnsan en güzel özelliklerle donatılarak yaratılmış, ancak bazı olaylardan sonra bu imtihan ortamına, bu aldatıcı ve pisletici dünyaya atılmıştır. Bu arada maddî ve manevî nefis istekleri de insanın özellikle içinde yaşadığı sosyal yapıyı alabildiğine bozmuştur.

Eğitimin hedefi, önce kişinin geçmişinden kalan zihinsel ve ruhsal yapılanmayı (vaziyet alışları) silerek zihnini ve bilincini berraklaştırmak; sonra onları ilk çıktıkları saf kaynağa, Tanrı'nın özüne geri göndermektir. Bu da çeşitli kademeler halinde gerçekleştirilir. Meselâ;

Çokluk perdelerini aşıp nefsi kontrol etme, Allah'a doğru seyir ("seyr ilellah"), Çokluk perdelerini tamamen geçip Allah'tan başka bir evren olmadığını, evrendeki her şeyin Allah'ın tecellisi olduğunu bilme; Allah'ta seyir ("seyir fillah"), Açık ve gizli bütün zıtlıkları kaldırarak evrendeki her şeyi bir bütünün parçaları olarak görmek ("aynü'l-cem") Bu seviyeden tekrar halka dönmek, çoklukta birliği, birlikte çokluğu görmek; Allah ile Allah'ta seyir ("seyr billah anillah")

Tasavvuf eğitimi sırasında, önce insanın iç dünyasında bir fırtına yaratılır. Burada insan kendi nefsine, kendi arzu ve isteklerine karşı savaş verir; kendi kendini değerlendirir, kendi kendisiyle hesaplaşır.

Tasavvufta bu başlangıç; insanı kendisini değerlendirme ve kendisiyle hesaplaşma seviyesine getirme çok zordur. İnsanların evrende en çok korktukları şey, kendi iç dünyalarıdır. Bütün dünyaya meydan okuyan, bütün dünyaya hesap soran insan, kendi kendisinden hesap sormamakta, kendi iç dünyasına girip, esas savaşacağı ile savaşıp orayı durultamamaktadır. Bunun yerine bir çok arzu ve yasakların çarpıştığı, bir çok zıtlıklar içinde bulunan bir varlık olarak yaşamaya devam etmektedir. İnsan huzursuzluklarının hepsi buradan kaynaklanmaktadır.

İnsanın iç dünyasındaki bu huzursuzluk dış dünyaya da çok değişik boyutlarda yansımakta, orayı da kasıp kavurmaktadır. İnsanların çeşitli dinler, milletler, devletler, sosyal sınıflar, toplumlar halinde ayrılıp birbirleriyle çekişmeleri, savaşmaları; bu yetmiyormuş gibi saldırganlık ve düşmanlığın bir çok masum tabiat unsurlarına doğru yönlendirilmesi, onların tahrip ve yok edilmesi, hep insanların içindeki huzursuzluktandır.

Oysa insan, önce kendi iç dünyasında bir barış ortamı sağlamalı, sonra bunu içinde yaşadığı tabiat ve topluma da yansıtmalıdır. Diğer insanlara ve tabiata karşı hoşgörülü bir bakış, ancak böyle sağlanabilir. Tasavvuf eğitimi de bunu amaçlamaktadır.

Onun içindir ki kavga, âdeta ruhla bedenin (nefsin) kavgası gibidir. Bu kavgada, bu unsurlardan birinin diğerini tamamen yok etmesine izin verilmemelidir.

Nefs için ruhun öldürülmesi, insan için nasıl iyi bir durum değilse, ruh için nefsin tamamen öldürülmesi de aynı şeydir. Çünkü insan için bu iki güç de son derece gereklidir. Nefsi tamamen öldürerek bu dünyadaki sınavı kazanacağını zanneden, aldanır. Sınav nefs ile beraber başarılırsa anlamlı olacak, yoksa hiç bir anlamı kalmayacaktır. Bu dünyanın anlamına, bu dünyanın yapılışına ve insanın bu dünyadaki görevine iyice dikkat etmelidir; yoksa Allah'ın Kur'ân vasıtasıyla bize gelen iradesine karşı çıkılmış olur.

"Bu dervişlik yoluna aşk ile gelen gelsin
Ya dervişlik neydiğin bir zerre duyan gelsin." (192)

diye bir şiirine başlayan Yunus, tasavvufun uzun süren öğrencilik kademesi şartların şöyle anlatıyor: Bu yola giren kişi riyâyı bırakacak, melâmetlik donunu giyecek, gözüyle gördüğü her şeye tepki göstermeyecek, bu işin sözle olmayacağını, sevginin onu bütün dünyadan ve hattâ kendi canından bile vazgeçireceğini bilip kabul edecektir. Dolayısıyla bu yola girerken ve girdikten sonra çok dikkatli olmak gerekir. Yunus'u dinleyelim:

"Ey bana derviş diyen, nem ola derviş benim?
Dervişlik yaylasında hareketim kış benim.
Derviş adın edindim, derviş donun donandım
Yola baktım utandım, hep işim yanlış benim.

Hırka tâcım gözlerin, fâsid işler işlerim
Her yanımdan gözlerim, binbir fasid iş benim." (184)

Derviş olamayan bir kişi, onu temiz kalpli sanan halkı kandırır, yalan söyler; içinde hiçbir manevî gelişme olmadığı halde dışarıya kendisini büyük bir ârif gibi gösterir. Bu gibi durumları halk anlamaz, ama dervişlerin rehberi olan bir eren, bu gibi durumları hemen anlar ve gerekli tedbirleri alır:

"Kim dervişlik ister ise diyem ona nitmek gerek
Şerbeti elinden koyup ağuyu nûş etmek gerek.

Gelmek gerek terbiyete, cümle bildiklerin koya
Mürebbisi ne der ise, pes ol onu tutmak gerek." (171)

diye dervişlik şartlarını açıklayan Yunus, şu şartları da sıralıyor: Derviş sabır ve kanaat gösterecek, çok tahammüllü olacaktır. Dünya işleri hakkında daha önce edinmiş olduğu bilgileri bir yana bırakacaktır. Bu arada dünyadan da gönlünü çekecektir. Nefsini iyice terbiye edecek, meselâ üç günde bir iftar yapacaktır. Halkın değer yargılarına önem vermeyecek, onlardan etkilenmeyecek, sadece Hakk'ın arzu ve emirlerine uyacak, övgü ve yergiyi sadece oradan bekleyecektir:

"Dervişlik dedikleri hırka ile tâc değil
Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtac değil." (173)

Eğitim gönlüde olacaktır; gönül olgunlaşmamış, pişmemiş ise burada hırka ile tâcın ne bir faydası olur ne de sorumluluğu. Gene bu anlamda olmak üzere, şu dizelerin de Yunus'a ait olduğu söylenir:

"Dervişlik olsaydı tâc ile hırka
Biz de alır idik otuza kırka."

Yunus, dervişlere öğüt olarak yazdığı bir şiirde, bu yola giren kişilerin önce gönüllerini genişletmeleri, oradaki kargaşayı silip yeniden şekillenmeye hazır olmaları gerektiğini anlatır:

"Derviş gönülsüz gerektir, söğene dilsiz gerektir
Döğene elsiz gerektir, halka beraber gerekmez.

Eğer derviş isen derviş, cümle âlem sana biliş
Fodullığı hulka değiş, arada ağyar gerekmez.

Derviş olan kişilerin miskinliktir sermayesi
Miskinlikten özge bize mal ü mülk ü şar gerekmez.

Yunus sen gördün bir eri, artırma gördüğün biri
Şudur budur deyübeni, derviş târumar gerekmez." (167)

Gene kendini eleştirerek (aslında "melâmet makamı"ndan söyleyerek) devrinde henüz olgunlaşmamış tasavvuf niyetlerine değinen Yunus,

"Sûfiyem halk içinde tesbih elimden gitmez
Dilim ma'rifet söyler, gönlüm hiç kabul etmez." (163)

diye başlayan şiirinde de şu hususlar üzerinde duruyor: Bu gibi kişilerin boynunda icazeti olmakla beraber, ibadetleri riyâdır, endişeleri başka yerdedir, gönüllerini kibir kaplamıştır. "Hoş dervişem sabrım yok, dilimde inkârım çok
Kulağımdan gireni hergiz içim işitmez." (163)

Görenler, tâc ve hırkadan dolayı bunlara büyük saygı gösterirler ama bunların iç dünyası karanlıktır, Hakk korkusu yoktur. Bu durumda, derviş olmayan kişiler bunlardan daha hayırlı, daha salihtirler:

"Dışım derviş içim boş, dilim tatlı sözüm hoş
İllâ ettiğim işi, dinin değşiren etmez." (163)

Dervişlikte şart nedir? Önce dirliktir, sükûnettir; kızmamak, öfkelenmemek, kıskanmamak, kin tutmamak, haset etmemektir. Sonra, baktığı her şeyde Hakk'ı gören bir veliye kayıtsız teslim olmak, kendi varlığı dahil her türlü dünya malını elden komaktır.

Dervişlik, miskinlik demektir; miskin olmayan, dünya malı ve endişesinden geçmeyen derviş olamaz (57). İnsan aslında miskindir. Bu dünyaya çıplak gelir, çıplak gider; bu dünya malı -kendi bedeni bile- burada kalır.

Ama o, nefsinin azdırmasıyla dünyada kendinin ihtiyacından çok daha fazla şeye sahip olmaya çalışır. Sahip olma hırsı onun dünyayı doğru algılamasını engeller, gaflet içine düşürür, azdırır, zâlimleştirir.

Bu gibi durumlarda bir tek eğitici olgu vardır, o da ölümdür. Yunus bu şok olayı bir sarsılma, kökten değerlendirme ve kendine gelme unsuru olarak sık sık kullanmıştır.

Ama burada ölüm gerçeğinin, dünyanın, hayatın değerini sıfırlamasına izin verilmemelidir. Miskinlik, dünya malının insanın anlamını örtmesine engel olmak, ona gereğinden fazla değer vermemek, her an onu sıfırlayabilecek bir ruh yapısında olmak demektir. Zaten bu ruh yapısına ulaşmış bir kişi kesinlikle kendi hakkında ve bir kaç günlük ihtiyacından başka dünya malı biriktirmez; onun esiri olamaz.

"Miskin ol bre miskin, gider senden kibr ü kin
Rüzgâr gelir geçer pes, kime ne kalasıdır?" (161)

Dervişin veya miskinin dünyaya bağlılığı kendi nefsi için değildir. O dünyayı sever, her şeyi hoş görür; çünkü her şey Hakk'ın, tecellisidir. Dünyanın değeri altınından, gümüşünden değildir, herşeyde Hakk'ın dolu olmasından, herşeyin Allah'ın âyeti olmasındandır. Bu nedenle dünyayı dolaşma, gezip görme ("teferrüc"), tasavvuf eğitiminin önemli kademelerinden biridir.

Dervişlik eğitiminde kademe kademe göz önünde tutulması gereken bazı kapılar vardır. Yunus, dört kapı sayar. Bunlar şerîat, tarikat, marifet ve hakikat kapılarıdır. Tasavvuf eğitiminde bunların da daha ayrıntılı durakları vardır:

"Dört kapıdır, kırk makam; yüzaltmış menzili var
On'erene açılır velâyet derecesi." (132)

Bu kapılardan her birini geçen için, bir gerideki kapıya dönmek artık sapıklık olur; menzil hep ilerdedir. Bu ilerleyiş sırasında ise hiçbir engel veya hoşluk, insanın imânı zedelememelidir.

Bu şekilde yetişmiş dervişler, tasavvuf eğitiminin yetiştirmeyi amaçladığı kişilerdir ki, Yunus bir çok şiirinde bunları över.

"Her kim gördü yüzünü, indirir kend'özünü
İlm-i bâtından öter, eve dervişler geldi." (142)

İyi yetişmiş dervişler, uçan kuşlara benzer, iç dünyaları arştan daha uludur bunların. O nedenle, dış görünüşlerine bakarak bunları hor görmemelidir. Yunus'un nezdinde bunlar senlik-benlik dâvasını kaldıran, evrene rahmet olan Allah'ın sevgili kullarıdır:

"Tersalar tapıya gelir, hükm ısları zebûn olur
Dağlar-taşlar secde kılır, göriceğiz dervişleri.

Gökten (inen) bir Kitab'ı günde bin kez okur isen
Vallah didâr görmeyesin, sevmez isen dervişleri." 143)

Gene bir başka şiirinde de, kendine verdiği ama aslında bütün insanlara yöneltiği nasihatlarında; bir derviş görüldüğünde 'bir şey isteyecek' diye yüz çevrilmemesi, bilakis ona büyük saygı gösterilmesi gerektiğini anlatır (172).

"Gönlünü derviş eyle, Dost ile biliş eyle
Aşk eri şol ma'nada derviş içi boş değil.

Dervişlik aslı candan, geçti iki cihandan
Haber verir Sultandan, bellidir yâd kuş değil." (175-176)

Dervişlerin yaşayış biçimlerine, dış görünüşülerine bakarak onları değersiz boş kişiler sanmak büyük aldanmadır.

Yunus'un "miskin" ve "derviş" kavramlarına, gene aynı kişileri semgeliyen "garib" kavramını da katmak gerekir. Yunus, Türk edebiyatındaki garip şairlerin ilki ve en büyüğüdür.

"Acep şu yerde varm'ola, şöyle garip bencileyin?
Bağrı başlı, gözü yaşlı, şöyle garip bencileyin?" (190)

diye başlayan şiiri artık klasikleşmiştir. Derviş yaşayışı garip bir yaşayıştır ama, zaten insanın bu dünyadaki bütün yaşayışı garipçedir. Onun dünyadaki ömrü de misafirlikle geçen kısa bir ömürdür. O, hep ezelî vatanın özlemini çeker.
 

4.6. Eğitim hedefi: kâmil insan (ârif)


Kâmil insan, olgun insan, doğruyu bilen ve bildiği gibi davranan insandır. Bütün tasavvuf yolu insana önce kendisini bulduran, kendisindeki hataları gösterip onları bir daha yapmamak üzere tövbe ettiren, daha sonra kademe kademe içinde yaşadığı evreni ve bu evreni yaratan Allah'ı bulduran, bildiren bir yoldur. Bu yolun giriş kapısı kendini bilme, hatalarını bilme ve tövbe etmektir.

Tövbe, insanın uyanmasıdır. Dünya hayatı öyle yoğun olarak insanın ilgisini ve dikkatini çekmektedir ki, âdeta sürekli tövbe edilmesi gerekmektedir. Allah her an yeni bir iştedir; evrendeki her şeyi devamlı değiştirmekte, devamlı öldürüp dirilmektedir. Yâni, her an taptaze olarak hayata yeniden katılma imkânı vardır. Geçmiş ve gelecek perdeleriyle ve hayalleriyle fazla oyalanmadan, Allah'ın her an taptaze olan yaratışına katılmak, onun iradesine teslim olmak gerekir.

Tövbe, geçmiş zamana mahkum olmadığımızı, zaman perdelerinden kurtulabileceğimizi gösterir. Tövbe, insanın kendi hataları üzerinde, onlardan ders alarak yükselmesidir. Günâhların farkına varma ve tövbe etme, gelişme ve olgunlaşmanın başlamasıdır.

Tövbe, insanın içindeki doğruluk makamının uyanması, esas doğruluk merkezi olan Allah'ın zâtı ile bağlantının kurulması ve o yaratıcıya, o ana kaynağa sığınmaktadır.

Uyanan insan, kendisinin bu dünyada kalıcı olmadığını, belli bir zaman için buraya gönderildiğini farkeder. Bu dünyada kendisini esir gibi hisseder ve hürriyete kavuşmak ister.

"Âriflere bu dünya, hayal ü düş gibidir
Kendini sana veren hayal ü düşten geçer." (158)

İnsanın hürriyetini engelleyen, büyük ölçüde maddedir. Kendi ihtiyacından fazla maddeye sahip olan insan, soğukkanlı bir değerlendirmede, maddenin de kendi nefsine sahip olduğunu görür ve bundan kurtulmaya çalışır. Aslında insan, kendi arzularının esiridir. Mal-mülk, şan-şöhret sahibi olma, bazı arzuları gerçekleştirmek içindir. Arzuları hep diri tutmak, ama aynı zamanda baştan sona hep kontrol altında tutmak gerekir.

Hürriyet!.. Kime ve neye karşı hürriyet? Maddeye karşı, kendi dışındaki insanlara karşı, kendi içinde insanı kontrol eden ve yanlış yaptıran, günâh işleten güçlere karşı hürriyet... Hürriyet, Allah'a kulluğun dışında, insan ruhunun tamamen hür olmasıdır. İnsan, Hakk'a karşı kul, halka karşı hür olmalıdır (Ebu'l-Hüseyin bin Bünân).

İnsanın Allah'a lâyıkıyla kul olması da ancak hürriyetle olur. İnsanın hürriyetini kısıtlayan her şey, onu Allah'tan uzaklaştırır.

İnsana "seçme hürriyeti" verilmiştir. Çoğu kez bu hürriyeti de doğru kullanamayız ama, her insanın Allah ile bir akti vardır ve Allah, insanlara güvenmektedir. Onu bu dünyada şeytanla başbaşa koymuştur ve ona verilen hürriyet sınırları içinde, bu güç işi başaracağından emindir.

Tasavvuf, tam hür insan yetiştirmeyi amaçlamıştır ve başarmıştır. Yunus'un birçok şiirinde varlık kıskacından, zaman ve mekân sınırlamalarından nasıl kurtulup evrendeki her varlığa ve olaya nasıl doğrudan katıldığının örnekleri daha önceden verilmişti.

Velilerin gösterdiği birçok "keramet" de, ârif insanların kendilerine ve bu madde dünyasına nasıl hâkim oldukları, onlar karşısında nasıl hür olduklarını göstermektedir.

Kâmil insan, iç dünyası son derece berrak insandır. Kendisiyle hesaplaşmasını tamamlamış, kendi içindeki nefsanî güçleri tamamen kontrol altına almış ve iyiliğe yöneltmiş, kendi kendisiyle her an barışık olan insandır. Âriflerin dış yüzlerine bakarak onlar hakkında yanlış zanlara kapılmamalıdır. Yahya bin el-Muaz, iyi yaşayan, çok ibadet eden zâhit ile ârifi karşılaştırırken şöyle diyor: Zâhit dıştan saf, içten karmakarışıktır; ârif ise dıştan karmakarışık, içten billur gibidir.

Ârif, bilen, tanıyan demektir. Gerek dış dünyada algıladığımız her şey, gerek insanın iç dünyasındaki hayaller, düşünceler Allah'ın âyetleridir. Bilinen her şey Allah'ın bir parçasıdır.

İnsan parçaları biliyor; bazen parçalar içinde kayboluyor, gerçeği bulma yolunda çok zaman yitiriyor. Tanrı'nın kendisine verdiği ömür içinde, parçadan ana bütüne gidemiyor. Oysa her insan benliğinin derinliklerinde, Allah'ın birliğine, kendinin Allah tarafından yaratılıp bir süre için bu dünyaya gönderildiğine dair inanç vardır.

İnsan, Allah'ın evren olarak yarattığı bütünün bir parçasıdır. Evrenin her yerinde her an Allah tecelli ediyor; insanlarda da! Allah'ın insanlarda da her an tecelli etmesi, onun zihnine ve ruhuna gerçeklerin açıklanması, insanda kendisini de Hakk olduğu şeklinde bir kanaat uyandırıyor. Oysa kendi varlığı bile, insanı Allah'a karşı perdelememelidir.

Allah, her türlü varlıktan ve her türlü tasavvurdan yücedir. Bütün hakikatlardan o sızmaktadır ama o, bunları ve bunlar gibi sayısız hakikatları istediği her an yaratabilecek ve zaten de yaratmakta olan bir Tanrı'dır.

Ârif, Allah'ın varlıklarda ve olaylarda kat kat perdelerle tecelli ettiğini bilir. Bu perdeleri açtıkça gerçek daha açık olarak ortaya çıkmaya başlar. Ârif perdeler altındaki gerçeği, bâtınî bilgiyi arar. Bu arada dıştaki görünen duyu organlarını değil, onların içteki paralellerini; can kulağını, kalp gözünü kullanır.

Ârif, bir sır olan kendi varlığını çözümlemiş, kendinin ne olduğunu, görevini, önünü-sonunu bilen kişidir. İnsanın bu seviyeye gelebilmesi, bir şeyhin yardımıyla kendini çözümleyip iç dünyasındaki sırlara ulaşması kolay değildir. Ârif, bu zor işi başarmış, dinamik bilgiye ("keşf") ulaşmıştır.

Âriflik, her şeyi anlayıp durgun bir hayata çekilmek değildir. Allah'ın evreni yaratması her an devam etmektedir ve biz onun bilgisine, onun tasavvurlarına sahip değiliz. Biraz sonra neleri nasıl yaratacağını bilmiyoruz. Bu nedenle ârif, dünyaya açık insandır; her an Hakk'ın tecellilerini izler, gözler ve bundan büyük bir manevî haz duyar.

Ârif, sabırlı kişidir. Zaten kendisinin olgunlaşması sırasında büyük riyazet ve mücâhedeler geçirmiş, ıstırap içinde olgunlaşmıştır. Dünya hayatının çekiciliğine karşı Allah'ın çizdiği sınırdan bir milim aşmamış, belâ ve ıstırabı ilaç gibi içmiştir.

Sabır, insanın kendi içinde verdiği savaşta, zaferi kazanmanın metodudur. Ancak insanın iç dünyasındaki savaş, bir defada olup biten bir savaş değildir. Doğumdan ölüme kadar her yaşta, değişik vesilelerle bu savaş çıkar ve her savaşta da Allah'tan emin olarak, ona teslim olarak gösterilen sabır, savaşın en hayırlı şekilde bitmesini sağlar.

Ârif, mütevekkil kişidir. Allah, kötülük yapmaz; onun yaptığı her şeyin hayırlı bir sonucu vardır. Bütün işlerin sonucunu tayin eden de Allah'tır. Bu nedenle, kendimizin yapabileceği kadarını yapıp gerisini Allah'a bırakmak, bundan huzur ve mutluluk duymak tevekküldür. Ârif, Allah'tan hep hayırlı olan şeyleri ister ve verilenlere de râzı olur.

Ârif cömerttir. Cömertlik, tasavvuf eğitiminin olgunlaştırıcı unsurlarının en önemlisidir. İnsanın içindeki hırsı, kini kırar. Allah, bütün yarattıklarını rızıklandırır ve cömertlik, bu işte Allah'ın "rahmet" ve "rahim" sıfatlarının tecellisine katılmaktır, Allah'ın kudret, merhamet, ihsan ve lütfundan emin olmaktır. Dünya nimetlerine esir olmadığımızı, onlardan her an vazgeçebileceğimizi göstermek demektir.

Ârif merhametli insandır. Evrendeki bütün oluşları benliğinde yaşayan insan, zengin yaşayan, doya doya yaşayan insandır. Evrendeki bütün varlıklar daha önce bizim parçalarımızdı, daha sonra da bizim maddemiz onlarda hayat bulmaya devam edecektir. İnsan, tabiattaki bütün varlıklardan seçilerek yaratılan bir canlı; bütün varlık âlemi, insanı yaratmanın ön basamaklarıdır. Ârif insan, evrendeki her şeyi kendisinin bir parçası gibi görür ve onlarla bu incelik ve merhamet içinde ilgilenir.

Ârif, evrende yalnızca güzellikler görür. Çünkü Allah'ın yarattığı her şey iyi ve güzeldir; çirkinlik, bizim onları kötü kullanmamızdan, aldanmamızdan ve kötü görüşümüzden kaynaklanmaktadır. Ârif, her şeyi Allah'tan zuhur ettiği gibi tertemiz görür; zıtlıkları, çatışmaları kaldırır; bunları, bir işi yapmak için ortak bir çalışma olarak değerlendirir.

Her şeyi gerçekte olduğu gibi görmek ne güzel şey! Tasavvuf, evrendeki her şeyi güzel görme eğitimidir ve ârifler bu eğitimin başlıca ürünleridir. Ârif, bu dünyayı Allah'a dua eden, ona çeşitli şekillerde ibadet eden unsurlar olarak görür. Kendi yaptığı her şeyin de bir dua hûşûsu ve hoşgörüsü içinde olmasını ister. Allah'ı sever, onun için Allah'ın tecelli ettiği her şeyi de sever.

Tasavvuf eğitiminin ürünü olan "ârif" ile medrese eğitiminin ürünü olan "âlim" arasında önemli farklar vardır. Âlim her zaman kitaplara bağlıdır; öğrenme yoluyla, akıl ve düşünce yoluyla Allah'a varmaya çalışır. Allah'ta, Allah ile yaşamayı zevk bilir, hakikatları anlamada keşif metodunu kullanır. Âlimlerin anladığı şekilde bilim, Yunus için bir göz perdesidir.

"İlim hod göz hicâbıdır, dünya-âhiret hesabıdır
Kitab hod aşk kitabıdır, bu okunan varak nedir?" (55)

İlim ve hikmet okumakla kimse gerçeğin sırrına ulaşamayacağı gibi (167), bunlar insanın aşka ulaşmasına da engel olurlar (110). Bu ilimler içinde öğrenilen bilgiler ve buna göre yapılan ibadetler dahi aşk ile yapılmadıkça, sevgi ile desteklenip sağlama alınmadıkça kabul edilmez.

Öyleyse ilmin dış yüzünü okuyup onunla vakit geçirmemelidir. Bâtın gözünü açıp Allah ile yarattıkları arasındaki ilişkilere bakmalı, sırlara ulaşmalı, "ilm-i ledün" alanında ilerlemelidir (74,93). Çünkü ilim okumaktan gaye, insanın önce kendini, sonra evrendeki diğer şeyleri öğrenmesidir ki, bu da ancak "ilm-i ledün" ile olur. İlm-i ledün öğrenip, Allah'ın evrenin her yanından her an fışkırmakta olan ilminin içine dalmak, âşık olmak, ârif olmaktır (112).

Yunus ve Mevlâna, Anadolu'nun ilk "hümanist" mutasavvıfları olarak görülürler ve kendilerine gösterilen büyük ilgi biraz da bu sıfatlarındandır. Kimine göre Yunus, devrin feodalizmine dinsel perde altında muhalefet eden, "sağır protesto" gösteren gerçek bir hümanisttir. Din farkını kaldırır, bütün insanları bir tutar, her insanı Tanrılaştırır. Öte yandan Yunus'u Türk hümanizminin zirvesi olarak gösterenler de, meseleyi Batı'daki hümanizm hareketinin ışığında değerlendirirler.

Hümanizm, Batı dünyasının uzun ıstıraplardan ve hoşgörüsüzlüğün sonuçlarını acı şekilde gördükten sonra geliştirdiği bir fikir sistemidir. Bizim için ise bu, yeni bir akım değildir. İnsan olmanın, İslâm olmanın ana şartı, "hümanist"lerin ileri sürdüğü davranış özelliklerini göstermektir. Bütün insanlara sevgi ve hoşgörü, Yunus'un kendi şahsiyetinden ziyade, temsil ettiği fikir sisteminin, tasavvufun, İslâm dininin bir özelliğidir.

Üstelik Avrupa hümanizmi büyük ölçüde ateist bir hümanizmdir ve insan hak ve hürriyetlerini Hristiyanlık dinine karşı da korumayı amaçlar. Dinin ve din kökenli toplumsal kurumların baskısı olmadan, bilimde ve güzel san'atlarda hür insan ürünlerinin ortaya çıkabileceği bir ortam yaratmak ister. Bu açıdan bakıldığında Yunus'un insan sevgisini bir hümanizm gibi görmek, onu daraltmak olur.

Daha önce de bazı noktalarda izah edildiği gibi, Yunus, bir İslâm mutasavvıfının bütün özelliklerini hakkıyla gösteriyor. "Hümanizm" denilen fikir hareketi, insan sevgisi ve bütün insanları eşit görme olarak ele alınırsa; bu, tasavvufun sonuçlarından biri değil, başlangıç şartlarından birisidir.

Allah bu evreni yaratmış ve her an yaratmaya devam etmektedir. Bütün bu olup bitenler Allah'ın hükmü ve iradesiyle olmakta, her şeyi O yürütmektedir. Bütün işlerin başını da sonunu da O bilir. Bütün evrenin yaratılış amacı, buradaki çeşitli varlıkardan seçerek ve yükseltme yoluyla insanı ortaya koymaktır.

Evren içindeki bütün yaratmanın gayesi insandır. Allah; insanın içine kendi ruhundan ruh koymuş, ona öğretmenlik yapmış ve daha sonra bilgi öğrenme ve geliştirmeye yatkın bir varlık olarak onu bu dünyaya göndermiştir, Bütün varlıkların ve olayların özünde Allah olduğu gibi, özel olarak donatıp bu dünyaya gönderdiği her insanın özünde de Allah vardır. İnsana duyulan sevgi ve saygı bundandır. İnsan, evrendeki yaratmanın gayesi ve Tanrı'nın vekili olduğu için, fert insanın hak ve hürriyetleri üzerine din, toplum gibi hiç bir unsur çıkartılmamıştır.

Batı'nın henüz yeni yeni tartışmaya başladığı, hümanizm içinde fert insanın hakları problemi, görüldüğü gibi, oldukça dar gözükmektedir. İslâm, insan merkezli değil Allah merkezli bir hümanizm sergiliyor; Allah'ı ne kadar yüceltirseniz, yeryüzünde onun vekili olan insan da o kadar yükselir.

İslâm dini, insan içindir; toplum ve devlet için değildir. Hitap insanadır. Tanrı'nın emirleri zorlamadan tebliğ edilir. Eğer hür olarak inanılırsa inancın bir değeri olabilir; zorlamayla yaptırılan "inanma", inanmanın tabiatına aykırıdır. Kaldı ki, Allah istediğini doğru yola ulaştıracağını belirtmiştir. Bu noktada zorlama, Allah'ın iradesine karşı çıkmaktır. O Allah, evrenin bütününe hükmünü yürütmektedir ve bizim bilmediğimiz birçok şeyi bilmektedir. Dolayısıyla onun hükmünü yürütmesine karşı çıkma veya hükmünü değiştirme çabaları, ne boş çabalardır!...

Allah, bütün âlemleri hem yaratan hem terbiye edendir. Evrende algıladığımız her şey onun âyetleridir. Ruhumuzda duyduğumuz, aklımızdan geçen her şey onun âyetleridir. Öyle iken, bu evrende herhangi bir şeyi sevmemenin, Allah'ın âyetlerini sevmemenin imkânı var mıdır? Allah, bu evrenler içinde hiç bir şeyi boşuna yaratmamıştır; her varlığın, her olayın bir hikmeti vardır. Öyle iken bu evrende sevilmeyen bir şey olur mu? Allah'ın yarattığı her şey mutlak iyi ve güzeldir. Öyle iken, bu evrende neyi sevmeyeceksin?

Tasavvufun sevgisi, ilk önce Allah'ın zatına yönelir; oradan dalga dalga bütün insanlara, bütün varlıklara, bütün olaylara yayılır. Hem de rahman olarak, hem de rahim olarak. Yunus'un sevgisini bu genişlikte ele alıp kesinlikle daraltmamalıdır.

Yunus'un sevdiği Hakk'tır, dolayısıyla Hakk'ın yarattıklarıdır:

"Bizim hâlimizden bilen, kimdir aşka münkir olan?
Bizim sevdiğimiz Hakk'tır, bu, halka göz ü kaş gelir.

Erenler buna kalmadı, vardı yoluna durmadı
Hakk'ı gerçek sevenlere cümle âlem kardeş gelir." (162)

Allah insana kendi yüzünü gösterince, insan, görünen ve varolan her şeyin Hakk'ın iradesinin bir parçası olduğunu görür. İnsan kendisini iyi değerlendirince, kendi varlığının da Allah tarafından yaratıldığını ve kendi içinde yürüyen iradenin de Allah'ın iradesi olduğunu farkeder. Artık Hakk'a teslim olur, dua ve ibadetle ona katılmaya, onda erimeye çalışır (73).

Evrenin iradesi; doğumlar, büyüme ve olgunlaşmalar, ölümler ve yeni doğumlar Allah'ın elindedir. İnsanın gözü ve gönlündeki perde açılınca her şeyin Tanrı iradesi olduğu görülür.

"Hiç kimesne kendinden hâlden hâle gelmedi
Cümlemizin hâlini ma'şuk eder mukarrer.

Dost yüzünden nikabı her kim giderdiyise
Hicâb kalmadı ona ayruk ne hayr u ne şer." (46)

Bütün varlıklar ve olaylar onun birliğini ortaya koyar, cümle diller onu söyler, cümle gözler onu görür, cümle gönüllerde o vardır. Algılananların binlerce katı sır dahi, onun birliğini gösterir.

"Onsekizbin âlem halkı cümlesi bir içinde
Kimse yok birden ayruk, söylenir bir içinde." (122)

Bu birliğe rağmen evrendeki bu varlık ve oluş "karmaşası" nedendir? Evrenin anlamlı olarak yürütülebilmesi, içindeki varlıkların hoş bir akış içinde yaşayabilmesi için bu çeşitlilik şarttır. Bu çeşitlilikte birliği sadece insan anlayabilir. Bu da uzun bir eğitime, koca bir ömre bedeldir. Allah'ın birliği ve her şeyin, ama her şeyin bu birlik içinde küçük bir parça olarak yer aldığı farkedilince bu dünyadaki farklılıkların, aşırılıkların; kin, nefret, haset, savaş gibi uğraşların ne kadar boş olduğu anlaşılır. Yunus'un

"Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan
Halka müderris ise, hakikatte âsidir." (49)

dizesi, anlamını bu çerçevede kazanır. Bunun için olaylara geniş bakmalıdır, bunun için gönül yıkanmalıdır; bütün insanlara eşit davranması yetmez, kendini de bütün insanlara eşit tutmalıdır. Hattâ tasavvuf geleneğinde, kendi suçlarını, kendi içinden geçen duyguları açıkça bilen insanın, suçlarını itiraf edip daha aşağıda durması, alçaktan bakması esastır. Başkasına bir şey verirken kendine yarayan ve kendi sevdiği şeylerden vermeyen gerçek insan, gerçek İslâm değildir. Yunus, şöyle diyor: "Sen sana ne sanırsan ayruğa da onu say
Dört kitabın ma'nası budur eğer var ise." (119)

Yunus'un evren sevgisini bu çerçeveye oturtmak gerekir. Ama tasavvuf şiirinde gene de Yunus'un sevgi dozu diğerlerinden çok üstündür. O, âdeta bir sevgi şâiridir. Dünya güzeldir, hoştur; ama hem dünya güzellikleri geçicidir hem buradaki bütün insanlar misafirdir. Dolayısıyla dünya malına inanarak sen-ben çatışmalarına girmek, gönül kırmak, kavga etmek doğru değildir:

"Gelin tanışık edelim, işin kolayın tutalım
Sevelim-sevilelim, dünyaya kimse kalmaz." (69)

Her insan bu dünyadan gidecektir; bu dünyada ne yaparsa yapsın, neyin sahibi olursa olsun, ne kadar güzel, ne kadar yiğit, ne kadar zengin olursa olsun gidecektir. Öyleyse bu dünyadaki oluşa güzellik noktasından, iyilik noktasından, barış noktasından yaklaşmak gerekir. İnsana, Allah'ın bu evrendeki vekiline yakışan da budur. Yunus'un

"Ben gelmedim da'va için, benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim." (90)

söyleyişi, insanın bu dünyadaki bütün varlığına, amacına, davranışlarına hedef ve yaşayış tarzı göstermektedir.

Bu konuyu kapatmadan önce, Yunus'un vuslat haline ermiş, gerçeğe ulaşmış bir kâmil insanın, bir ârifin özellikleri üzerinde durduğu bir şiirinden (118) söz etmek gerekir. Yunus burada ârifin yedi özelliğinin bulunduğunu belirtiyor ve bunların dördünü söyleyip üçünü gizliyor (gizlenen sırlar ancak halvet hallerinde söylenirdi):

Cümle milleti yermemek, herkese hoşgörü ile bakmak, Nefsine kul olmamak, onu semirtmemek, devamlı kontrol altında tutmak, Bütün heveslerden geçmek, hedefine, hiç bir şeyden etkilenmeden gitmek, Bütün dünyadan, dünyanın insanı bozan özelliklerinden vazgeçmek.
 

SONUÇ


Hem Türk dilinin söyleyiş güzelliklerini ortaya koyan hem de bir duygu çağlayanına sahip şiir dehası olan Yunus Emre, Türk eğitim tarihinde çok değişik bir eğitimci-velî kişiliği sergilemektedir.

Kendi gerçek hayatını ve yattığı yeri onun kadar ustaca gizlemiş, öte yandan efsanelere konu olup halkın gönüllerine girerek onun kadar ideal hayat yaşamış, her dönemdeki insanlar arasında yer bulmuş bir velî hemen hemen yoktur. O, bir hakikattır; maddî olarak var olmuştur ama bir sır gibi kendini gizlemiştir. Kendi gizlidir, sevgi ışığı yüzlerce yıldan beri bütün Anadolu'yu aydınlatmaktadır. Gördüğümüz kadarıyla bu ışık bütün dünya insanlarına yayılmakta, dalga dalga onları da kendine çekmektedir.

Yunus bir tekkede yetişmiş, orada şeyhinden öğrendiği hakikat yolunu, Türkçe anlayan ve konuşan Anadolu halkına, dillerinden düşürmeyecekleri akıcı şiirler halinde anlatmıştır. Şeyhinin, nüfuz edilmesi çok güç hakikat cümleleri, Yunus'un ağzında "yağ ü bal" olmuştur. Söyleyişleri o kadar güzeldir ki, yüzyıllar boyunca şiirde bir tarz gibi "Yunus'layın söylemek" usulü çıkmış; çoğu genç ozan duygu pınarlarını onun şiirlerini söyleyerek coşturmuş, düşüncelerini onun sözleri ve dizeleri arasından akıtmışlardır.

Fiilen Yunus'un tekkesi ve müridleri oldu mu (ki, olduğunu sanıyoruz), net olarak ispat edemiyoruz ama zaman içinde onun şiirlerini okuyarak oradan ilahî hayatın gerçeklerine ulaşan birçok müridi oldu ve bunlar hâlâ da vardır.

O her zaman insanları bölen, onları birbirlerinden uzaklaştıran aslı hırsa, kine, kibire dayanan tarikatların üzerinde kaldı; mezhep çatışmalarının içine girmedi. Çünkü onun yeri bu tartışma ve didişmelerin çok üzerindeydi; bunların hepsine hoşgörüyle bakıyor ve insanları bu tartışmaların üzerinde sevgi ve birlik ortamına çağırıyordu.

Yunus, tasavvuf eğitiminde insan şahsiyetine en fazla önem veren, onu en sağlam şekilde oluşturan velilerdendir.

İnsanın kendini ölçüp-biçip değerlendirmesi, kendine güvenmesi, kendi hak ve sorumluluklarına sahip olması, çağımızın en önemli problemlerinden biridir. Ancak insanın kendine güvenmesi neye dayanacaktır? Bilgisi, maddî gücü, manevî gücü, becerisi olmayan bir insan neye güvenecektir?

Zamanımızın eğitiminde ve sosyal hayatında, insanlara "özüne güvenme duygusu" verme çabaları ya psikolojik çöküntü ve yıkımlara ya da gerçeklerden kopuk, hakka, hukuka dayanmayan patalojik saldırganlıklara dönüşüyor. Bu sorun Yunus'un da ana sorunu. Ama bu insana güven sorunu, Yunus'ta bütün insanlar için tam doğru ve uygulanabilecek şekilde çözülüyor.

İnsanlar arasında bedenler, zekâ ve yetenekler, cinsiyet, milliyetler, ırklar, sosyal ve kültürel menşeler farklıdır; bunlarda bir eşitlik sağlamaya çalışmak da çok zordur. Ama Allah bütün insanlara bir sevgi ve hakikat kaynağı olan gönül vermiş, can vermiştir. Kendisi bütün insanlara buradan hakîm olmakta, bütün insanlar Hakk'a buradan gitmektedir. Bütün işlerin sonucu Allah'ın takdirindedir ve Allah'tan başka güvenilebilecek hiçbir kaynak yoktur. Başka bütün şeyler geçici ve aldatıcıdır.

Yunus, Allah'ına güvenmiş, halini ona arzeylemiş, onu sevmiş ona teslim olmuştur, Bütün insanların eğitiminde de birinci yol olarak kendini iyice tanımayı, değerlendirmeyi ve kendi içindeki kötülükleri, pislikleri, haksızlıkları temizleyerek, kendisiyle barışık, kendisinden emin bir şahsiyet olarak gönüldeki sevgi kaynağı Hakk'a ulaşmayı anlatır.

Herşeyi yaratan ve herşeyin önden-sona hâkimi olan Allah, her varlığa canından ve gönlünden yaklaşır. Bu yaklaşım, Allah'ın bu dünyada vekili olarak yarattığı insanda, en yoğun şeklini alır. İnsan, bu nedenle dünyadaki üstünlüğünü, hak ve sorumluluklarını iyi takdir etmeli ve yerine getirmelidir. Bu noktada Yunus dünyaya, devamlı arayan, soran, değerlendiren, gerektiğinde kırıcı olmayacak şekilde eleştiren bir tarzda yaklaşıyor. Olgunlaştıkça, piştikçe dünyaya, zamana ve mekâna yeni bir bakış açısı, yeni bir yorum getiriyor. Gözlemlerden algılara, algılardan bilgilere, bilgilerden sırlara gidiyor. Bu işleri yaparken Yunus'un rehberi hep Kur'ân oluyor. Bu açılardan Yunus, tam bir İslâm mutasavvıfıdır.

O zamanki medrese hayatını ve şerîat uygulamalarını eleştiren veya sırları açıkladığı bazı şiirlerinden hareketle, onu İslâm dışı veya dinler üstü saymak büyük bir yanlış olur. Onu bu noktadan değerlendirme, ilimle uğraşanların yapabileceği bir şey değildir; aşk makamına, velâyet makamına çıkmak gerekir.

Görebildiğimiz, Yunus tasavvufta ve tasavvuf eğitiminde sevgiye ağırlık veren bir yol geliştirmiş, gerçeğe ulaşmada ana metot olarak sevgiyi kullanmış, bütün gerçeklerin temeli olarak da sevgiyi almıştır.

Eğitim, insanlara bu sevginin öğretilmesidir. Evrendeki her şeyin, sevgi gücü ile nasıl oluştuğu, nasıl aktığı erenler vasıtasıyla öğretilecektir. Erenlerin yapacağı bu eğitim işi, kolay değildir. Çünkü insan beden ve ruhtan meydana gelen bir varlık olarak kendi dışında ve kendi içinde cereyan eden şeyleri anlayacaktır. Aslında insan bunu anlayacak şekilde teçhiz edilmiştir, ama varlık evreni üzerindeki perdeler, kendi ruhunun derinliklerine giderken karşılaştığı engeller eğitim işini zorlaştırmaktadır.

Eğitimin amacı ârif insan yetiştirmektir. Bu amaca ulaşmak da birçok meşakkatli kademeden geçilerek mümkündür. Bu yolculuk sırasında yol rehberleri, yol arkadaşları gerekir. Buna rağmen, eğitilecek olan ferttir. Eğitim yoluna giren kişi, metin bir şekilde kademeleri tek tek geçecek, sevginin egemen olduğu, herşeyin perdesiz gözüktüğü hakikat denizine ulaşacaktır. Allah'ın o gerçeklik dünyasında herşeyin ne kadar mükemmel oluştuğunu görecek, kendisi de bu mükemmel oluşa doğru yolda ve isteyerek katılacaktır.

Bu sevgi ve hürriyet denizinde artık bütün farklar kalkmış, bütün olaylar aydınlanmış; insanın içini sonsuz bir huzur ve mutluluk kaplamıştır. İnsan artık bu dünyada da, öte dünyada da yabancı bir varlık olmaktan kurtulmuş, zaman ve mekân içinde herşeyi kaplayan büyük birliğe, bilinçli bir varlık olarak o da katılmıştır. Tasavvuf eğitiminin ve Yunus'un amacı da budur.
 
 
 

KAYNAKLAR


Akarsu, Bedia. Çağdaş Felsefe Akımları. İstanbul: Devlet Kitapları 1979.
Alpan, Necip. "Yunus Emre'nin Edebî Kişiliği", Uluslararası Yunus Emre, Nasrettin Hoca, Karamanoğlu Mehmet Bey ve Türk Dili Semineri Bildirileri.10-12 Ha-ziran 1977. Konya Mevlâna Enstitüsü. Ankara: Konya Turizm Derneği Yay. 1977. S.135-146.
Arısoy, Süleyman. "Yunus Emre ve Hümanizma". Uluslararası Yunus Emre, Nasrettin Hoca, Karamanoğlu Mehmet Bey ve Türk Dili Semineri Bildirileri.10-12 Haziran 1977. Konya Mevlâna Enstitüsü. Ankara: Konya Turizm Derneği Yay. 1977. S.52-77.
Araz, Nezihe. Dertli Dolap. Yunus Emre'nin Hayat Hikâyesi ve Şiirleri. İstanbul: Atlas Kitabevi. 1979 (4. baskı).
Attilla, Osman. "Yunus Emre ve Tapduk Emre'nin Afyon'daki Mezarları ve Kaybolan Cönkler". Uluslararası Yunus Emre, Nasrettin Hoca, Karamanoğlu Mehmet Bey ve Türk Dili Semineri Bildirileri.10-12 Haziran 1977. Konya Mevlâna Enstitüsü. Ankara: Konya Turizm Derneği Yay. 1977. S.108-121.
Bali, Muhan. "Yunus Emre ve Erzurum". Uluslararası Yunus Emre, Nasrettin Hoca, Karamanoğlu Mehmet Bey ve Türk Dili Semineri Bildirileri.10-12 Haziran 1977. Konya Mevlâna Enstitüsü. Ankara: Konya Turizm Derneği Yay. 1977. S.27-31.
Berkay, Fügen, Yunus Emre'nin Türk Toplumundaki Yeri. Basılmamış doktora tezi. İstanbul 1973 (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Seminer Kitaplığı No: 16)
Bolel, M. Aziz, Yunus Emre Hazretleri Hayatı-Divânı. Eskişehir: Uğur Matbaası 1983
Cumbur, Müjgan, "Yunus'a Göre Dünya Nimetleri". Uluslararası Yunus Emre, Nasrettin Hoca, Karamanoğlu Mehmet Bey ve Türk Dili Semineri Bildirileri.10-12 Haziran 1977. Konya Mevlâna Enstitüsü. Ankara: Konya Turizm Derneği Yay. 1977. S.16-24.
Eyüpoğlu, Sabahattin, Yunus Emre. İstanbul: Cem Yay. 1985 (2. baskı)
Gide, André. Dünya Nimetleri (Çev.: Tahsin Yücel), İstanbul: Varlık Yay. 1969 (3. baskı)
Gölpınarlı, Abdülbaki. "Yunus Emre". Eskişehir Anma Günleri Dergisi-Yunus Emre Özel Sayısı. 3,1979. S.7-9.
Gölpınarlı, Abdülbaki. Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri. İstabul: İnkılâp ve Aka Kitab-evleri,1977.
Gölpınarlı, Abdülbaki, Yunus Emre ve Tasavvuf. İstanbul: Remzi Kitabevi 1961.
Gürsoy, Sevinç, "Yunus'un Şiir Dünyası", Uluslararası Yunus Emre, Nasrettin Hoca, Karamanoğlu Mehmet Bey ve Türk Dili Semineri Bildirileri.10-12 Haziran 1977. Konya Mevlâna Enstitüsü. Ankara: Konya Turizm Derneği Yay. 1977. S.37-41.
Halıcı, Fevzi, "Türk Dili ve Yunus Emre". Uluslararası Yunus Emre, Nasrettin Hoca, Karamanoğlu Mehmet Bey ve Türk Dili Semineri Bildirileri.10-12 Haziran 1977. Konya Mevlâna Enstitüsü. Ankara: Konya Turizm Derneği Yay. 1977. S.148-149.
Irmak, Sadi. "Mevlâna Hümanizminin Kaynakları". Mevlâna Güldestesi. Ankara: 1975
İmam Suyutî. Câmiu's-Sagir ve Tercümesi. (Çev.: Abdullah Aydın), Cilt 1. İstanbul: Aydın Yay. t.y.
Karahan, Abdülkadir, "Yunus Emre'de İnsanlık Sevgisi". Millî Kültür. 3,1977
Kısakürek, Necip Fazıl. Yunus Emre, Kanlı Sarık, Para, Mukaddes Emanet (Piyesler). İstanbul: Kültür Bakan-lığı Yay. 1976.
Köprülü, Fuat, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (Gerekli sadeleştirmeler ve bazı notlara ilâvelerle yayımlayan Orhan Köprülü). Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yay. 1981.
Kul Sadi. İrfan ve Yunus Emre. İstanbul: Petek Yay. 1983.
Mevlâna, Mesnevi ve Şerhi (Çeviri ve şerh Abdülbaki Gölpınarlı). Cilt 2. İstanbul: Millî Eğitim Basımevi 1985 (2. baskı)
Mollov, Rıza, "Yunus Emre Hakkında Kayıtlar". Türk Dünyası Araştırmalan Dergisi, 9,1980. S. 141-169.
Özdemir, Osman Hayri. "Şeriye Sicil Defteri ve Yonüs Emre". Uluslararası Yunus Emre, Nasrettin Hoca, Karamanoğlu Mehmet Bey ve Türk Dili Semineri Bildirileri.10-12 Haziran 1977. Konya Mevlâna Enstitüsü. Ankara: Konya Turizm Derneği Yay. 1977. S.42-51.
Öztelli, Cahit, Yunus Emre. İstanbul: Özgür Yay. 1986. (3. baskı).
Öztürk, Yaşar Nuri, Kur'ân-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf. İstanbul: Fatih Yay.1979.
Öztürk, Yaşar Nuri. Tarih Boyunca Tasavvufî Düşünce I. İstanbul: Sümer Matbaası 1974.
Öztürk, Ali. "Yunus'ta Tasavvuf". Türk Yurdu Yunus Emre Özel Sayısı. 319,1966. S. 121-122.
Sancar, Necdet. "Yunus Emre'de iki Mesele". Türk Yurdu Yunus Emre Özel Sayısı. 319,1966. S. 43-44.
Sarar, İsmail Ali. "Yunus Emre'nin Yattığı Yer - Bu Konuda Gerçek Kaynaklar". Eskişehir Anma Günleri Dergisi - Yunus Emre Özel Sayısı. 3,1979. S.42-4S.
Sarar, İsmail Ali. "Yunus'ta Sevginin, Saygının Gerçek Görünümü". Eskişehir Anma Günleri Dergisi - Yunus Emre Özel Sayısı. 6,1980. S.26-29.
Sunar, Cavit. Tasavvuf Felsefesi ve Gerçek Felsefe. Ankara: A.Ü. İlâhiyat Fakültesi Yay. 1974.
Tanpınar, Ahmet Hamdi. "Yunus Emre", Edebiyat Üzerine Makaleler. İstanbul 1967 (2. baskı).
Tatçı, Mustafa, "Yunus Emre'ye Ait Divânlar, Divân Naşirleri ve Metin Tamiri Meselesi", Millî Eğitim, 83,1989. S.60-71.
Tatçı, Mustafa, Yunus Emre Divânı I İnceleme. Ankara: Kültür Bakanlığı yay. 1990.
TDEA (Yay.), Yunus Emre Divânı. İstanbul: Dergâh Yay. 1981 (2. baskı)
Tekindağ, Şahabettin. "Büyük Türk Mutasavvıfı Yunus Emre Hakkında Araştırmalar", Belleten 1966. S. 59-90.
Timurtaş, F. Kadri (Yay.). Yunus Emre Divânı. Ankara: Kültür Bakanlığı Yay. 1980.
Topçu, Nurettin. "Yunus Emre'de Vahdet-i vücut", Türk Yurdu Yunus Emre Özel Sayısı, 319,1966. S. 84-86.
Uludağ, Süleyman. İslâm Düşüncesinin Yapısı, Selef, Kelâm, Tasavvuf, Felsefe. İstanbul: Dergâh Yay.
Uyanık, Muvaffak. "Yunus'un Çağı, Hayatı ve Yattığı Yer". Eskişehir Anma Günleri Dergisi - Yunus Emre Özel Sayısı. 3,1979. S.50-51.
Vakkasoğlu, A. Vehbi. Gönül Çağlayanı Yunus Emre. İstanbul: Yeni Asya yay. 1981.
Yurdatap, M.S. Yunus Emre Hayatı, Hikâyesi, Şiirleri. İstanbul: Sağlam Kitabevi 1976.
Yunus Emre. Risâlat al-Nushiyye ve Divân (Yay. Abdülbaki Gölpınarlı), y.y. Eskişehir Turizm ve Tanıtma Derneği Yay. 1965.
ez-Zebidi, Z. Ahmet, Sahih-i Buhâri Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı yay. 1980.