TÜRKİYE  SANAL  EĞİTİM BİLİMLERİ KÜTÜPHANESİ                          Afyon Kocatepe Üniversitesi [Hazırlayan: Mustafa Ergün]
[Yazar ve Konuya Göre Arama][Fulltext ve İçindekiler Listesi][İngilizce Eğitim Siteleri][Türkçe Eğitim Siteleri]

ATATÜRK DEVRİ TÜRK EĞİTİMİ - III

(Prof.Dr.Mustafa ERGÜN)


3. KÜLTÜR İNKILÂPLARI DÖNEMİ (1929-1938)

3.1. TÜRK KÜLTÜR VE SANAT İNKILÂBI 

3.1.1. Türk Tarihi

Cumhuriyet'e kadar Türkiye'de İslâm tarihini esas alan ümmetçi bir tarih görüşü ile, Osmanlı Devleti tarihini esas alan bir Osmanlı tarih görüşü vardı. Medreselerde "İslâm Tarihi", mekteplerde ise "Osmanlı Tarihi" okutuluyordu. Osmanlı Devletinin yıkılması ve halifeliğin kaldırılması, her iki tarih anlayışının da değerini düşürmüştü. Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ne İslâm ne de Osmanlı tarihi ile temellendirilemezdi.

Yeni devletin tarihi, onun dayanacağı ana güç olan millet ile, Türk milleti ile temellendirilecekti. Hem Türk milleti, tarihini daha iyi öğrenerek daha bilinçli çalışacak, hem de bütün dünyaya yanlış tanıtılmış olan Türk tarihi düzeltilecekti.

Atatürk, öteden beri tarihe büyük bir ilgi duyuyor, bu alanda bilinçli bir bilgiye sahip bulunuyordu. 1922'de kendisine Dârülfünun Edebiyat Medresesi'nin fahrî profesörlüğü verildiğinde, kendisinin tarihle daha çok ilgilendiğini, bu nedenle fahrî profesörlüğün edebiyattan çok tarihe ait olmasının daha uygun olacağını söylemiştir. 1925 yılında Samsun'da yaptığı bir konuşmada da şöyle diyordu:

"Bizim milletimiz derin bir maziye mâliktir. Milletimizin hayat-ı âsârını düşünelim. Bu düşünce elbette bizi yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuklu Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil Büyük Türk Devrine kavuşturur."

1928 yılında ise Afet (İnan) Hanım'ın, Fransızca bir coğrafya kitabında Türklerin sarı ırktan ve ikinci derecede insan olduklarının yazıldığını, bunun doğru olup olmadığını sorması üzerine Gazi, Türk tarihinin gerçeğinin ortaya konması için, artık devamlı tarih üzerinde durmaya başlamıştır. Daha önce H.G. Wells'in dünya tarihi ile ilgili çok ilgi duyduğu eserini Türkçeye çevirtmiş ve yayınlatmıştı (İstanbul 1927, 1928); ama tarih konularıyla yoğun olarak ilgilenmeye başlaması 1929'dan sonradır.

1930'da Türkocakları Altıncı Kurultayında, M. Kemâl'in isteği üzerine bir "Türk Taıih Heyeti" kuruldu ve bu komisyon üyeleriyle Türk tarih ve uygarlığının bilimsel bir şekilde incelenmesi çalışmaları yapıldı. Atatürk, kitaplığına tarihle ilgili bir çok kitaplar aldırdı. Kendisi ve yakın arkadaşları bu kitapları incelediler, çevirdiler, raporlar hazırladılar. Böylece artık tarih çalışmaları devlet işleri arasına alınmış oldu.

Bu çalışmalardan "Türk Tarihinin Anahatları" ve okullar için dört ciltlik bir "Tarih" kitabı ortaya çıkmıştır.

Türkocakları kendilerini feshettikten sonra, Türkocakları Tarih Komisyonu yerine, 12 Nisan 1931'de "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" kuruldu. Bu dernek, Türk milletinin kökleri, Türklerin uygarlığa yararlılıkları gibi konular üzerinde çalışmaya başladı. Elde edilen sonuçların bir kurultayda görülmesi için 2-11 Temmuz 1932 tarihinde Birinci Türk Tarih Kongresi toplanmıştır. Bu kongreye yalnızca Türk bilim adamları katılmıştı. Zaten toplantının amacı, yeni Türk tarih görüşünü öğretmenlere anlatmaktı. Kongreye katılan 232 kişiden 196'sı öğretmen idi. Dinleyicileri arasında Eğitim Bakanının da bulunduğu bu toplantıda, okullarda okutulmakta olan tarih derslerinde bir bilgi ve metod birliği sağlamak amacı güdülüyordu.

Kongrede Türk uygarlık tarihi, Türk ırkının antropolojik yapısı ve özellikleri, Türk dili ve edebiyatı ile ilgili bildiriler sunulmuş, tartışmalar yapılmıştır. Kongrede Türk milletinin, uygarlığın ve insanlığın beşiği olan Orta Asya'dan çıkmış beyaz ve arî insanlar olduğu, dünya üzerindeki bütün uygarlıkların Türkler tarafından etkilenip geliştirildiği sonucuna varılmıştır. Kongre ayrıca Anadolu uygarlığının kurucuları olan Etilerin ve Sümerlerin Türklerin atası oldukları, Türkçenin de bütün dillerin kökeni ve ana kaynağı olduğunu vurgulamıştır.

Millî nitelikte yapılan bu toplantıda, bir çok iddiaların gerçek dışı ve abartmalı olduğu biliniyordu. Ama esas amaç, manevî yönden Türk varlığını güçlendirmek ve gençliğe tarihi ve dili ile övünen bir kütle ruhunu vermekti. Kongrede, okullar için bu zihniyete göre tarih kitapları yazılması kararlaştırılmış ve yazılmıştır.

Türk tarihini bu şekilde ele alınca, bu konuların bilimsel olarak işlenebilmesi için filolojik, etimolojik dil çalışmalarına da ihtiyac vardı ve bu Kongreden sonra dil alanında da bir dernek kurularak bilimsel çalışmalara başlanıldı.

1935 yılında Türk Tarih Kurumu adını alan dernek, çalışmalarına bütün tarih alanlarında devam ediyordu. Ancak Atatürk, bu kurumların Avrupa'daki Akademiler gibi olmasını istiyordu. Bunun için ise, bu alanlarda bilimsel formasyona sahip birçok âlim gerekli idi. Ya Avrupa'ya öğrenci gönderilecekti ya da Türkiye'de bu alanların uzmanı yetiştirilecek ve bunun için Fakülte'ye ihtiyaç duyulacaktı. Bu kurumlar, bu konularda çalışan kişilerin yalnız yabancı uzmanların eserlerinden faydalanarak çalıştıkları yerlerdi. Türk yurdunu ve tarihini öz kaynaklarından araştıracak bir nesil yetiştirmek gerekti.

Atatürk önce bir Tarih ve Coğrafya Fakültesi kurulması fikrini geliştirdi. Bu kuruluş Türk tarihini incelerken coğrafya araştırmalarını da paralel olarak götürecekti. Bu nedenle coğrafya önemli idi, hattâ bir "Coğrafya Kurumu" kurulması bile düşünülüyordu. Bunların yanı sıra Fakültede arkeoloji, antropoloji-etnoloji alanlarında da öğretim yapılacaktı. Daha sonra Atatürk, bu Fakülteye Türk ve Anadolu tarihine kaynaklık edecek bütün eski dillerin (Sinoloji, Hindoloji, Sumeroloji, Hititoloji, Arapça, Farsça, Lâtince vs.) ve yaşayan dillerin de eklenmesi kararını verdi ve Kültür Bakanlığı bu hususta hemen çalışmalara başladı.

Kültür Bakanı, Fakültenin kurulması Meclis'te görüşülürken, bu Fakültenin "Atatürk'ün dehasından doğan ve kendi kutlu eliyle yaratılan tarih ve dil hareketi; bunlara bağlı olarak arkeoloji ve coğrafya bilgileri için" kurulduğunu belirtiyordu. 9 Ocak 1936'da kurulan bu Fakültenin, ilerde kurulacak Ankara Üniversitesi'nin bir başlangıcı olması da temenni ediliyordu.

Atatürk, 1935-1936 yıllarında dünya üzerinde kafataslarına göre çeşitli ırkların olduğunu, Türklerin yuvarlak kafataslı ırktan olduğunu, uygarlığı bütün dünyaya Orta Asya'dan bu yuvarlak kafalı ırkın yaymış olduğunu, cilalı taş devrinde Orta Asya'dan yayılan bu Türk insanların gittikleri yerlerdeki temel dili de oluşturduklarını ana ilkeler olarak kabul eden bir dil ve tarih görüşünü savunuyor, yayıyordu.

Bu hava içinde 1937 Eylûlünde İkinci Türk Tarih Kurultayı toplandı. İlk Kurultay millî nitelikte olmasına rağmen, bu ikinci Kurultay milletlerarası nitelikte idi. Toplantılarda, genellikle Türk tarih tezi etrafında bir çok bildiriler sunuldu.

Ama Atatürk, artık dil ve tarih çalışmalarına başlangıçtaki kadar katılmıyordu. 1936 yılında ise şöyle diyordu:

"Türk Dil Kurumu'nun çalışmalarına ilelebet iştirak edecek değilim. Tarih Kurumu'nun kuruluşunu takip eden yıllarda, tarih üzerine arkadaşları teşvik için beraber çalıştım. Nihayet bu kurum teşkilâtlandıktan ve çalışmalarına hız verdikten sonra, Tarih Kurumu'nun mesaisine karışmıyorum. Kurum üyeleri bildikleri gibi akademik çalışmalarına devam ediyorlar. Dil Kurumu'nun çalışmalarına müdahele etmiyorum. Sizin de, sofrada hazır bulunan Dil Kurumu Merkez Heyeti üyeleri, mesailerinizi ilmin son verilerine uydurmanız gerekir."

Atatürk'ün kurduğu Dil ve Tarih Kurumları, Atatürk kültür inkılâbının öz evlatları olmuştur. Çalışmalarına başlangıçtaki kadar sık katılmasa bile, bunların çalışmalarını her zaman gururla izlemiş, Meclis açış konuşmalarında övmüştür.
 
 

3.1.2. Dil İnkılâbı



Dil inkılâbı, 1928'den 1938'e kadar devam eden, Atatürk'ün en önemli kültür savaşlarından ve uzmanlık alanlarından biridir.

Türkiye'de Tanzimattan itibaren başlayan yazı tartışmaları içinde aynı zamanda dil sorunu da karışıktı. Özellikle Türkçe için yazı ve dil birbirleriyle iyice içiçe girmiş konular idiler.

Cumhuriyet döneminde bu sorunu bir devrimle çözme çalışmalarına girişildiğinde de, kurulan bilimsel komisyonun adı "Dil Heyeti" idi. O sırada, gene dil konusunda çalışmalarda bulunacak bir "Akademi" kurulması çalışmaları da gündemde idi. 1925'de İsmet Paşa bir Akademi kuracaklarını söylerken, bir yıl sonra Necati Bey, buna kudretimizin yetmeyeceğini açıklıyordu.

Türk dili ile ilgili sorunların bir kısmı yazıya bağlı olduğu için önce yazı inkılâbı yapıldı. Yazı inkılâbı, Türkçe ses yapısı temel alınarak yapıldığı için Arapça ve Farsça kelimelerin dilden atılmasına büyük oranda yardımcı olmuş veya atılmayanları Türkçe söyleyişe göre yazıp, bir anlamda Türkçeleştirmiştir. Bu arada 1929 yılında okul programlarından Arapça ve Farsça derslerinin kaldırılması, bu "temizliği" kolaylaştırmıştır.

Yazı inkılâbından sonra Dil Komisyonunun çalışmaları devam etti. Necati Bey'in deyişine göre bu komisyon artık büyük dil sorunları üzerinde durabilecek, Türkçenin bilimsel incelemesini yapacak, dilbilgisi hazırlayacak, Türkçe sözler derleyecek ve büyük bir Türkçe sözlük hazırlayacaktır.

Ancak bu dil komisyonunun iki yıllık çalışmaları yöntemsiz ve metodsuz olduğundan, 1931 bütçesinde ödeneği bir liraya indirilerek çalışmalarına son verilmiş, fakat kapatılmamıştır.

20 Ağustos 1930'da Maarif Vekaleti'nin düzenlediği Türkçe öğretmenleri toplantısında; Bakan Cemal Hüsnü Bey, yazı inkılâbı ile dilimizi içine çekip batıracak büyük bir hendeğin atlandığını, şimdi sıranın dil inkılâbına geldiğini söylüyordu.

Atatürk de, hemen hemen yazı inkılâbının yapıldığı zamandan beri Türk insanının ve Türklük dünyasının tarihî temelleri üzerinde duruyordu. 1930'lara gelindiğinde Türk dili ve Türk tarihi, Atatürk'ün kafasında, vatandaşlarına kazandıracağı millî benliğin iki büyük esası olarak yer almış bulunuyordu.

2 Temmuz 1932'deki Birinci Türk Tarih Kurultayında tarih araştırmalarının dil araştırmalarıyla desteklenmesi, Türk tarihi gibi Türk dilinin de bilimsel incelemelere tâbi tutulması isteği üzerine, Kurultay'ın kapanış gecesi Atatürk'ün "Dil işlerini düşünecek zaman gelmiştir" işaretiyle Samih Rıfat'ın başbakanlığında ve "Türkiye Cumhuriyeti Reisi Gazi Mustafa Kemâl hazretlerinin yüksek himayeleri altında" bir "Türk Dili Tetkik Cemiyeti" kuruldu. Bu dernek, Türkçeyi incelemek, elde edilen sonuçları yaymak için kaynaklarına, gelişmesine ve bugünkü ihtiyaçlarına göre bir Türkçe meydana getirecek, eski eserlerden ve halk dilinden derlemeler yapacaktı.

Bu arada sürekli olarak Türk dili üzerinde çalışan Gazi, tarih tezi gibi bir de dil tezinin ortaya konabilmesi için hemen bir Dil Kurultayı toplanmasını istemişti. Kurultay çağrısında kadın erkek her Türk yuttaşının bu derneğin üyesi olduğu ve kurultaya da davetli olduğu belirtiliyordu.

26 Eylûl-6 Ekim 1932'de yapılan Birinci Türk Dili Kurultayı'nın çalışma programını da Atatürk hazırlamıştı. Gerçi kendisi Kurultayda tebliğ sunmamıştır ama tam bir dilci gibi bu kongreye hazırlanan Mustafa Kemâl'in görüşleri, Kurultayda onun "sözcüleri" tarafından savunulmuş ve toplantıya hâkim olmuştur.

Bu Birinci Kurultayda üzerinde durulan başlıca konular şunlardı:

Türk tarihi gibi, Türkçenin de tarihî kökleri araştırılmalıdır. Daha bu toplantıda Türkçenin, başlıca dünya dillerinin anası olduğu ileri sürülmeye başlanmıştır.
Atatürk, Türkçenin tarihte Sümerceye dayandığını seziyor, bu konudaki araştırmaların derinleştirilmesini istiyordu.
Türkçe de, en az Türk toplumları kadar dünyaya yayılmış, başka dillerden kelime aldığı gibi, onlara kelimeler de vermiştir. Bu bakımdan çok mükemmel bir gramere sahip olan Türkçenin öz zenginliğini ortaya çıkarmak da, toplantıda konuşulan konulardan biri olmuştu.

Kurultay sonunda ayrıca bir de yedi maddelik çalışma tasarısı kabul edilmişti.

Bu arada Derneğin yönetim kurulu da 17 Ekim 1932'de bir bildiri yayınlayarak Türk yazı dilindeki yabancı sözcüklerin atılacağını, bunun için halk dili ile aydınların dilini, konuşma dili ile yazı dilini birleştirsceklerini, derlemelere ve lehçelere dayanan sözlükler hazırlanacağını, Batı dillerindeki kavramlara karşılık olarak Türkçe kavramlar yapılacağını duyuruyordu.

Gene bu günlerde bir de Halk Ağzından Söz Derleme Yönetmeliği hazırlanarak her yanda Derleme Ocakları kurulmuş, iki yıldan daha az bir zaman içinde 130.000 fiş toplanmıştır. Bu arada bazı kelime ve kavramların karşılıkları da gazetelerin dil köşelerinde araştırılmaya başlanmıştır. Eski kitaplardaki Türkçe sözler "Tarama Dergisi" ile herkese duyurulmuştur. 1933-34 yılında iki cilt Tarama Dergisi çıkarılmış, derleme çalışmaları sonuçları da altı ciltlik "Derleme Dergisi" içinde yayınlanmıştır. Bu çalışmalar yapılırken Türkçeden Osmanlıcaya bir de "Cep Kılavuzu" hazırlanmıştır.

1928'den itibaren hutbelerin Türkçe okunması, 1930'da Kur'ân'ın Türkiyeye çevrilmesi ve 1932'den itibaren ezanın Türkçe okunması ile 1934 yılında çıkarılan Soyadı Yasası dolayısıyla öz türkçe kelimelerin soyadı olarak alınmaya başlanması, Türk dil inkılâbındaki önemli adımlardan olmuşlardır.

1934'te yapılan İkinci Türk Dili Kurultayında, ilk toplantıda belirlenen temeller üzerinde çalışma raporları ve bildiriler görüşülmüş, yabancı sözlerin Türk dilinden atılarak yerlerine Türkçe karşılıklar bulunması çalışmalarına devam edilmiştir. 1934 ve 1935 yıllarındaki Meclisi açış konuşmalarında ve 1935 Cumhuriyet Halk Partisi Kurultayında çok "Arı" bir dille konuşan ve dil çalışmalarına çok önem verilmesi gerektiğini vurgulayan Atatürk, "Vatandaş Türkçe konuş!" kampanyaları da açtırarak bütün yurttaşların Türkçe konuşmaları gerektiğini belirtiyordu. "Ne mutlu Türküm diyene!" sözünün sahibi, bir konuşmasında da şöyle diyordu:

"Türk demek, dil demektir. Milliyetin çok bâriz vasıflarından birisi dildir. Türk milletindenim diyen insanlar, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına, câmiasına mensubiyetini iddia ederse, buna inanmak doğru olmaz."

Türk diline ilginin çok arttığı o günlerde, dillerin kökeni üzerinde çalışan bazı bilim adamlarının, bütün dillerin bir kaynaktan çıktığı görüşüne varmaları, Türkçenin de Hint-Avrupa dilleriyle aynı bölge ve aynı şartlar altında doğması Atatürk'ü "Güneş-Dil Teorisi"ne götürdü. Gerçi Almanlar da 1922'de bir "Ay-Dil Teorisi" öne sürmüşlerdi ama Atatürk'ü bu görüşe getiren esas çalışma Avusturya'lı H.F. Kvergie'in "Türk Dilindeki Bazı Öğelerin Psikolojisi" adlı çalışmasıdır.

Yeni teoriye Güneş-Dil denmesinin nedeni, bütün insanların dillerinin kaynağının onların hepsine hayat veren güneş olmasıdır. Bütün diller, insanın güneş karşısındaki duygu ve düşüncelerinin ifadesinden çıkmaktaydı. Başlangıçta bütün diller ortaktı. Dillerin gramerleri sonradan çıktı ve dilleri birbirlerinden ayırdı. Güneş-Dil teorisinin ana ilkeleri şunlardı:

Bütün dillerde bir kök, bir de buna eklenmiş sesler vardır. Esas dil, kökteki seslerdedir.
Ses bakımından birbirine yakın konsonlar birbirinin yerine geçmektedirler.
Bazı seslerde bazı anlamlar birikmiştir.

24-31 Ağustos 1936 günlerinde toplanan Üçüncü Türk Dili Kurultayında Güneş-Dil Teorisinin ilkeleri ayrıntılı olarak tartışıldı, örnekler verildi. Hattâ toplantıda Atatürk, bu teori hakkında bir de tebliğ hazırlayarak okutmuştur.

Bu kurultayın hazırlıkları sürerken bir yandan da Ankara'da, bu alanda bilimsel araştırmalar yapacak Fakültenin kurulması kararlaştırılmış ve 9 Ocak 1936'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmuştur.

Atatürk, bundan sonra bilim terimleri üzerinde çalışmaya başlamış, 1936-37 yılında, bugün de kullanılan pek çok geometri terimlerini o bulmuştur.

Hastalandığı son günlerde, "dil işimizde henüz bir istikrara varamadık" diyen Atatürk, tanınmak gayretinde bulunan bazı kimselerin bu teoriyi çığırından çıkarmaları üzerine, Güneş-Dil Teorisini, Milletlerarası Bükreş Dil Kongresi'nde savunan Prof. Dr. Hasan Reşit Tankut'un da isteğiyle, bu teori üzerinde durmaktan artık vazgeçmiştir.

Bu sırada Hatay sorununun ortaya çıkması, Ata'nın uğraşılarını tekrar politika üzerinde yoğunlaştırmasına neden olmuş, az da olsa dil çalışmalarına ilgisi azalmıştır.

Atatürk döneminde, sağlam ilke ve programlarıyla Türk dil inkılâbının ön hazırlık devresi tamamlanmıştır.
 
 

3.1.3. Yeni Bir Sanat Politikası



Cumhuriyet döneminde, en az öbür alanlarda olduğu kadar, sanat faaliyetleri alanında da devrim sayılabilecek değişiklikler yapılmıştır.

Müzik: Atatürk'ün müzik sevgisinin ne derece yüksek olduğu, hele Türk müziğinin bazı parçalarını ne kadar çok sevdiği herkesçe bilinmektedir. Cumhuriyet döneminde müzik alanında alaturkacılar, alafrangacılar ve millî müzik taraftarları vardı. Millî müzikten kasıt, "Avrupaî bir Türk müziği" idi.

Cumhuriyet hükûmetleri önce okullardaki müzik öğretimini ve öğrencilerin müzik kültürlerini modernleştirmek ve aynılaştırmak için 1924'te "Ankara Musijıi Muallim Mektebi"ni kurdular. Bu okul, Atatürk'ün emri ve Cumhurbaşkanlığı Orkestrası üyelerinin gayretleriyle kurulmuştur. Ayrıca Maarif Vekilliği, 1925 yılında İstanbul Belediyesine gönderdiği bir emirle Dârülelhan'da doğu müziği öğretilmesini yasak ederek ve okul programlarından doğu müziği kısımlarını çıkararak, o zamana kadar devam eden Doğu ve Batı müziği tartışmalarını sona erdirmiştir.

1928 yılında ise, Sarayburnu Gazinosu'ndaki gecede Eyüp Musiki Mektebi öğrencilerinin konserini beğenmeyen ve tanınmış bir Mısırlı kadın şarkıcıyı da beğenmeyerek dinleyen Atatürk, orada bir konuşma yaparak şunları söylemiştir:

"... Fakat benim Türk hissiyatı üzerinde müşahedem şudur ki, artık bu musiki, bu basit musiki Türkün çok münkeşef ruh ve hissini tatmine kâfi gelmez. Şimdi karşıda medenî dünyanın musikisi de işitildi. Bu âna kadar şark musikisi denilen terennümler karşısında kansız gibi görünen halk derhal harekete ve faaliyete geçti. Hepsi oynuyorlar, şen ve şatırdırlar. Tabiatın icabını yapıyorlar, bu pek tabiîdir. Türk, fırtraten şen ve şatırdır."

Bizim müziğimizin de Batı müziği gibi bütün dünyada hürmetle dinlenilmesini isteyen Gazi, o akşam oradaki öğrencileri dağıttırmış; bu olay üzerine İçişleri Bakanı Doğu müziğini hem radyodan kaldırmış hem de polis kuvvetiyle bütün, ülkede yasak ettirmiştir. Daha sonra gene Atatürk'ün emirleriyle radyodan halk türküleri ve onlarla ilgili sazlar çalınmaya başlamıştır.

Bu arada İstanbul Belediyesi'nce Konservatuvar için davet edilen Prof.Dr. Josef Marx da, Konsurvatuvar ıslahı çalışmalarının yanı sıra, Türkiye'de müzik hayatının canlanmasına dair bir Rapor vermiştir.

1934'ten itibaren Türk müziğinin millî benliğini tam olarak bulması, modernleşmesi konusunda çalışmalar hızlanmıştır. Macar Lico Amar, Paris'ten "Türkiye'de Müzik Eğitimi İnkılâbına Dair Muhtıra"sını gönderirken, Atatürk de 1934 yılı Meclis açış konuşmasında şöyle diyordu:

"Güzel sanatların hepsinde, ulus gençliğinin ne türlü ilerlemesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak bunda en çabuk en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. Bugün dinletmeye yeltenilen musiki, yüz ağartıcı olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan, yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce, genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu düzeyde, Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir. Kültür İşleri Bakanlığının buna değerince özen vermesini, kamunun da bunda yardımcı olmasını dilerim."

Kültür Bakanlığı da bu sözler doğrultusunda, 1935 yılında Bakanlık örgütü içinde bir "Ar Genel Direktörlüğü" kurdu; bir müzik konservatuvarı kurmak için Almanya'dan Paul Hindemit'i uzman olarak çağırdı. Ankara'da bir "Millî Musiki ve Temsil Akademisi" kuruldu. Bu kurum, 1940'ta Konservatuvara dönüşecek olan kurumdur. Akademi'de, Musiki Muallim Mektebi, Cumhurbaşkanlığı Filormoni Orkestarası ve Temsil bölümleri vardı.

1937-38 öğretim yılından itibaren Gazi Orta Öğretmen Okulu'na bir Müzik Bölümü eklenerek, müzik öğretmeni yetiştirme işi artık bu kuruma verilmiştir.

O sırada Türkiye'de bulunan Bela Bartok, halk müziği üzerinde incelemeler yaparken; lied ve arya çevirileri hakkında rapor veren Prof. Paul Lohmann ise Konservatuvarın şan bölümünün kurulmasına çalışıyordu. Bartok gibi Hindemit de 1937 yılında bir halk müziği ve plak arşivi kurulması önerisinde bulunmuştur.

Bütün bu çalışmaların sonunda iyi bir müzik kütüphanesi, arşiv ve laboratuvarı kurulmuş, Türkçe bir Şan Külliyatı yapılmış, nota basımları Türkiye'de gerçekleştirilmiş, dahası çağdaş müziğin Türkiye' ye yerleşmesinde büyük adımlar atılmıştır.

Tiyatro: Cumhuriyetin ilân edildiği sıralarda Türkiye'nin en önemli tiyatro sorunlarından biri, Türk kadın tiyatro sanatçısı idi. 1921'lerde İstanbul zaptiyesi sahnede, Türk tiyatro sanatçısı Afife Hanım'ı kovalamakla megguldü. Oysa 1923'de, daha Cumhuriyet ilân edilmeden önce, İzmir'de Atatürk'ün karşısında müslüman bir Türk kadını (Muvahhit Hanım) sahneye çıkıyordu.

Daha sonra, Sovyetler Birliği'ndeki eğitim ve kültür çalışmalarını inceleyen görevlilerin, bu ülkede rejimin en büyük dayanaklarının kültür ve sanat çalışmaları olduğunu bildirmeleri üzerine Maarif Vekaleti komisyonlar kurarak, bakanlık örgütü içinde bu işle görevli bir genel müdürlük kurarak çalışmaları hızlandırmıştır. Devlet, eğitici tiyatro oyunlarından vergi almazken, Atatürk de, kendileri tiyatroya biraz geç gelmeleri üzerine, şehir tiyatrosunun perdesini tam zamanında kendisini beklemeden açmasını takdir ederek sanata verdiği büyük değer ve saygıyı gösteriyordu.

Gene Atatürk, 1930 yılında tiyatro sanatçılarını kabul töreninde yaptığı konuşmada, "Efendiler, hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hattâ Reisicumhur olabilirsiniz. Fakat sanatkâr olmazsınız. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu sanatçıları sevelim" demiştir.

Bu arada İstanbul'da Dârülbedayi ile Dârülilhan'ın birleştirilmesiyle kurulan İstanbul Konservatuvarı'nda da bir Tiyatro Meslek Okulu açılmış, bu kurum 1933 yılında Avusturyalı Joseph Marx'ın önerilerine göre modernleştirilmiştir.

1935'lerde İnönü'nün kültüre ve özellikle tiyatroya büyük önem vermesi üzerine, Millî Musiki ve Temsil Akademisi'nin temsil bölümünü düzenlemek için Karl Ebert Türkiye'ye çağrılmıştır. 1940 yılına kadar çeşitli kereler Türkiye'ye gelen Ebert, bu tiyatro okulunu mükemmel olarak kurmuştur. O sırada tiyatronun eğlenceden başka bir şey olduğu, bir kültür unsuru olduğu noktası üzerinde özellikle duruluyordu. İnönü, en güzel Türkçeyi, sahnenin öğrettiği fikrinde idi. Kültür Bakanlığı bir yandan Batı dillerinde yazılmış tiyatro eserlerini Türkçeye çevirtirken, bir yandan da Türkçe bir sahne edebiyatı yaratmaya çalışıyordu.

Bu arada Prof.Dr. Pretorius orkestrayı, Hindemit ise operacıları yetiştiriyor; Ankara'da da büyük bir opera binası açılıyordu.

1930'lardan sonra Türkiye'de operet türü tiyatro tam olarak yerleştiği gibi, yerli tiyatro oyunlarının sayısı da hızla artmış, çocuk tiyatrosu da kurulmuştur.

Resim, Heykel ve Süsleme: İslâm dininin esasında bir resim ve heykel yasağı olmadığı halde daha sonra, bu, yasak gibi sayılmış ve İslâm dünyasında sanatın bu kolları gelişmemiştir.

Halk ve aydınlar arasındaki bu inanışa karşı Mustafa Kemâl, daha 1923'de, İzmir yolculuğu sırasında savaş açmış; Bursa'da kendisine sorulan bir soru üzerine şöyle demiştir:

"Abidattan bahseden arkadaşlarımızın maksadı heykel olsa gerektir. Dünyada mütemeddin, müterakki ve mütekâmil olmak isteyen her hangi bir millet, behemehal heykel yapacak ve heykeltraş yetiştirecektir. Abidatın şuraya buraya hatırat-ı tarihiye olarak rekzinin mugayir-i din olduğunu iddia edenler, ahkâm-ı şeriyeyi lâyıkıyla tetebbü ve tetkik etmemiş olanlardır. Cenab-ı peygamberin din-i islâmı tesisinden bu güne kadar bin üçyüz bu kadar sene geçmiştir. Hz. Peygamberin evamir-i ilâhiyeyi tebliği esnasında muhataplarının kalp ve vicdanlarında bunlar vardı. Bu insanları tarik-i hakka davet için evvelâ o taş parçalarını atmak ve bunları ceplerinden ve kalplerinden çıkarmak mecburiyetinde idi. Hakayık-ı islâmiye tamamen anlaşıldıktan ve hâsıl olan kanaat-ı vicdaniye kuvvetli hadisât ile teeyyüt eyledikten sonra bir takım münevver insanların böyle taş parçalarına taabbüdünü farz ve zannetmek, âlem-i islâmı tahkir etmek demektir. Münevver ve dindar olan milletimiz, terakkinin esbabından biri olan heykeltraşlığı azamî derecede ilerletecek ve memleketimizin her köşesi ecdadımızın ve bundan sonra yetişecek evlatlarımızın hâtıratını güzel heykellerle dünyaya ilân edecektir. Bu işe çoktan başlanmıştır. (...) İnsanlar mütekâmil olmak için bazı şeylere muhtaçtır. Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin tarik-i terakkide yeri yoktur. Halbuki bizim milletimiz, evsaf-ı hakikiyesiyle mütemeddin ve müterakki olmaya layıktır ve olacaktır."

Bu konuşmadan üç yıl sonra, Cumhuriyet döneminin ilk heykeli, 3 Ekim 1926'da İstanbul Sarayburnu'na dikilen Gazi Mustafa Kemâl heykeli olmuştur.

Güzel sanatlar eğitimi hususunda Cumhuriyet döneminin en büyük atılımını Mustafa Necati gerçekleştirmiştir. Onun zamanında Bakanlıkta bir Sanayi-i Nefise Müdürlüğü kurulmuş, ayrıca bu konuda alınacak önlemleri belirlemek için bir de Sanay-i Nefise Encümeni çalışmaya başlamıştır.

Bakan, milletin güzellik eğitimi hususunda etki yapacak kurumların kuvvetlendirileceğini, güzel sanatların yalnız bir süs değil, bir ihtiyaç olduğunu; eğer halk sanat ihtiyacı duyarsa yüksek sanatçı yetişecek bir ortam doğacağını belirtiyordu. Ona göre, halk arasında sanat zevkini yaymak Maarif Vekâletinin görevi idi. Bunun için okullarda sanat zevkini yerleştirmek ve sanat ihtiyacını uyandırmak için Batının prensipleri aynen kabul edilecekti. Resim, heykel ve süsleme alanlarında Güzel Sanatlar Akademisinde gerekli önlemler alınacak, gerekirse Batıdan uzmanlar getirtilecekti.

Devrim yapan milletlerin ülkülerini sanat eserleriyle tespit edebilecekleri görüşünde olan Necati Bey, ressamların resim ve sergilerine Devletçe sahip çıkılmasını, güzel resimlerin Devletçe satın alınmasını, pek çok şehirlere Gazi'nin heykelinin dikilmesini de sağlamıştır. Bakanlığın mimarî uzmanı Prof.Dr. Egli ve Avustuya'dan getirilen bir süsleme santları uzmanı, daha sonra Akademi'de önemli görevler yapmışlar, 1828'deki Tezyinî San'atlar Bölümü'nün yanı sıra, Akademide 1936 yılında da Türk Tezyinî San'atlar Bölümü kurulmuştur.

Bizzat Atatürk'ün emriyle, 1937 yılında bir de "Resim ve Heykel Müzesi" açılmıştır.
 
 

3.2. ÜNİVERSİTE DEVRİMİ

3.2.1. "Dârülfünun"dan "Ünivereite"ye



Birinci Dünya Savaşından beri, Osmanlı Dârülfünunu'nun ıslahı için yabancı uzmanlardan ve profesörlerden faydalanma yolunda çeşitli girişimlerde bulunulmuştu. 1915 yılında Almanya ve Avusturya'dan getirilen öğretim üyeleri, dil sorunu yüzünden, Enstitüler ve laboratuvarların dışında verimli bir öğretim yapamamışlardı.

Cumhuriyet döneminde aynı çözüm yolu bir kez daha denemişti. 1924 yılı başında Maarif Vekâleti, Dârülfünun için Avrupa'dan uzman profesörler getirileceğini, bu yabancı öğretim üyelerine hangi alanlarda ihtiyaç bulunduğunu Dârülfünun'dan sormuştu.

Dârülfünun'da 1925 yılı için 13 yabancı profesör, üç tane de teknisyen istihdam edilmesi düşünülüyordu. Fransa, İsviçre ve Belçika'dan getirtilecek bu uzmanlar için davet girişimlerini Bakanlık yapacaktı. Gerçekten de, özellikle Fen Fakültesi için Fransa'dan birçok profesör ve öğretmenler getirtilmiş, bunlar Enstitülerde çalışmışlardır.

Ancak bunlar pek verimli çalışmadıkları için, Bakanlık bunlara kendi uzmanlık alanlarında eser yazmalarını yoksa mukavelelerinin yenilenmeyeceğini ikaz etmiştir.

1930'lu yıllara gelindiğinde ise Dârülfünun sorunu gene gündeme gelmiş; öğretim üyeleri hakkında pek ağır ithamlarda bulunulmaya, kurumun Fakülte mi Mektep mi, statik mi dinamik mi olduğu tartışmaları yapılmaya başlanmıştı. Artık Dârülfünun'u daha iyi hale getirmek için bir şeyler yapılması gerektiğine herkes inanıyor, herkes bazı düşünceler ve projeler hazırlıyordu.

Bu arada hükûmet de hem Ankara hem de İstanbul Üniversitelerinin kuruluş biçimlerini inceleyip rapor vermesi için İsviçre Gelf Üniversitesi profesörlerinden pedagog Albert Malche'ı 1931 yılında Türkiye'ye davet etti. 16 Ocak 1932'de İstanbul'a gelen Malche'ın neler yapacağı pek bilinmiyordu. Hattâ onun Dârülfünun'a yeni bir faaliyet plânı yapacağına inanılıyordu.

Başbakan ve Eğitim Bakanı ile görüşen Malche, Dârülfünun'un fakültelerini, kliniklerini, laboratuvarlarını, kütüphanelerini gezdi. Eminle, profesör ve asistanlarla konuştu; dersleri ve çalışmaları izlendi, belgeler topladı. İstanbul'daki yüksek okulları ve bazı liseleri ziyaret edip inceledi. Daha sonra Dârülfünun öğretim üyelerine ve yardımcılarına uygulanmak üzere bir anket bırakarak, Mart ayında, Fransa ve İsviçre'deki üniversite, laboratuvar, klinik ve kütüphaneleriyle asistanların durumunu, öğrencilerle ilişkileri inceledi. Hollanda liselerindeki yabancı dil başansı hakkında anketler düzenledi.

Nisan 1932'de Türkiye'ye döndüğünde, hastahane ve liselerde incelemelerine devam etti. Öğrenciler arasında anketler yaptı, görüşmeler düzenledi. Bern Türk elçisi, Haziran başında incelemelerini bitirmek zorunda olduğunu bildirdiğinden, kendisine göre, incelemeierini çok mükemmel hale getirmeden raporunu verdi.

Malche, gelişme için önce dil derslerine ağırlık verilmesini, öğretim üyelerinin derecelerinin düzeltilmesini, bilimsel araştırmalaruı yapılmasını, özellikle öğrencilerin araştırma yapmaları, öğrenci alımında yarışmalar yapılmasını, ödüller verilmesini, üniversite spor teşkilâtının, pansiyon ve restoranların yapılmasını, üniversite ile aydınlar arasında bağ kuracak bir mezunlar derneği kurulmasını, sık sık kongre ve konferanslar düzenlenmesini, lise ve ortaokul öğretmenlerine meslekî kurs ve seminerler düzenlenmesini vs.. istemiştir.

Malche Raporu, Türkiye'de yüksek öğretim ıslahatına üniversiteden mi, liseden mi başlanmalıdır tartışmalarını tekrar başlatırken, bir de yasa tasarısı ekli bulunan rapor, Sağlık Bakanı Refik Bey'in başkanlığında, Maarif Vekili Esat ve Adliye Vekili Yusuf Kemâl Bey'lerden kurulu bir komisyon tarafından incelendi. Bu arada yeni Maarif Vekili olan Dr. Reşit Galip, raporu bizzat kendisi alıp gerekli incelemeleri yapmaya karar vermiştir.

1933 Martında, hazırladığı projeyi uygulaması için Prof. Dr. Malche ile tekrar mukavele yapıldı. Malche, artık Bakanlığın teknik danışmanı olarak çalışacaktı. Maarif Vekili Reşit Galip, Dârülfünun'da tedrici ıslahat yapmayacaklarını, sorunu bir devrim önlemi biçiminde kökünden halledeceklerini bildiriyor, tâ İmparatorluk zamanından beri tartışılagelmekte olan "Tıp Fakültesinin nakli" konusunda da; bu Fakültenin İstanbul tarafına taşınacağını, Malche'ın bu hususta yetkili olmadığını iddia edenler bulunursa, bunu Doktor olarak kendi üzerine alacağını açıklıyordu.

1933 yılı Mayısında, Malche'ın tekrar Türkiye'ye geldiği sıralarda hükûmet de "İstanbul Dârülfünunu'nun ilgası ve yerine yeni esaslar dahilinde bir İstanbul Üniversitesi teşkiline dair" hazırladığı yasa tasarısını Meclis'e veriyordu. Hükûmetin Dârülfünunu ilga tasarısı Meclis komisyonlarında görüşülürken, Maarif Vekaleti ileri gelenleri de Fakülte başkanlarıyla Malche'ın raporunu görüşüyor, Fakülte komisyonlarının ve Dârülfünun Divanı'nın hazırladığı başka "ıslah" görüşlerini almaya devam ediyordu.

Hükûmetin yasa tasarısı Meclis'ten "Kabul edenler... Etmeyenler...Kabul edilmiştir." tarzında, çok sür'atli bir şekilde geçerek yasalaşmıştır.

Bu yasaya göre Dârülfünun, 31.7.1933 tarihinden itibaren ilga ediliyor; bunun yerine "İstanbul Üniversitesi" adlı bir kurum kurmak için Maarif Vekâleti görevlendiriliyordu. 1.8.1933—31.5.1934 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesinin geçici devre örgütü ve kadrosu kurulacaktı. Dârülfünun'un ilgası dolay ısıyla açıkta kalanlar, bir devlet hizmetine alınıncaya kadar eski ücretlerini almaya devam edeceklerdi.

Bu arada Malche ve Eğitim Bakanı, Fakülte reisleriyle toplantılar yapıp onlardan yazılı düşüncelerini bildirmelerini isterken; Malche bir yandan da Ankara liselerini geziyor, hükûmet de bir "Teşkilât Kânunu" taslağı hazırlıyordu.

20 Mayıs 1933'de Malche'ın ve hükûmetin hazırladığı projeleri uygulamak için, Malche'ın başkanlığında Talim ve Terbiye Dairesi üyeleri Avni (Başman) ve Rüştü (Uzel) Beyler, Mühendis Mektebi Müdürü Kerim (Erim) ve Ankara Lisesi Müdürü Osman (Horasanlı) Bey'den oluşan bir "İslahat Komitesi" kurulmuştur. Bu komite, önce Tıp Fakültesinin İstanbul'a nakli konusunda bina imkânlarını araştırarak Bakanlığa bir rapor vermiş, bu arada Malche da Dârülfünun müderrisleri arasında yaptığı ankete göre hazırladığı geçici kadroyu da Bakanlığa sunmuştur (Haziran 1933).

Bakanlık ve Malche, Ankara'da üniversitenin yeni kadrosu üzerinde tartışırlarken, Nazi Almanyasından kaçan yahudi ve anti-nazi öğretim üyelerini başka ülkelere yerleştirmek için Zürih'te kurulan "Notgemeinschaft deutscher Wissenschaftler im Ausland" adlı örgüt de, Türkiye'de yeni kurulacak Üniversiteye adamlarını yerleştirmek için Philip Schwartz'ı Türkiye'ye gönderiyordu. Bunların dışında bazı Alman, Macar ve Avusturyalı profesörler de yeni üniversitede görev almak için hükûmete başvuruyorlardı.

Hükûmet bir yandan yabancı profesörleri davet ederken, bir yandan da Dârülfünun Divanı'nı lağvediyor, Tıp Fakültesinin nakli ve inşaat işlerini Prof Egli'ye veriyordu. Bakan Dr. Reşit Galip Bey'in kendisine Üniversitede bir oda ayırarak yakından izlediği ilga çalışmalarının sonucunda, yeni üniversite kadrosu 31.7.1933'te açıklanmıştır. Bu yeni kadroya göre, kalma ve çıkarılma durumları ise şöyleydi:
Fakülte Adı  Çıkarılanlar*  Kalanlar 
Tıp Fakültesi  30  26 
Fen Fakültesi  17 
İlâhiyat Fakültesi** 
Hukuk Fakültesi  15  11 
Edebiyat Fakültesi  13 6
Eczacılık Okulu  7
Dişçilik Okulu
Toplam  92 59 

* Bilsel, çıkarılanların 157 kişi olduğunu, ama bazılarının iki Fakülte veya okulda ders verdiklerininden dolayı gerçek kadro dışında kalanların 70'in altında olduğunu söyler.
** "İslâm Tetkikleri Enstitüsü" adını almıştı.

Yeni kadro düzenlemesinde yabancı öğretim üyeleri mukaveleleri bitinceye kadar görevlerinde kalmışlar, Fakülte Genel Sekreterlikleri kaldırılmış, faydalıları daha şonra tekrar alınmak üzere bütün Asistanlar kadro dışı bırakılmıştır.

Kadroların ilânında da görüldüğü gibi, Dârülfünun hocalarının çok büyük bir kısmı kadro dışı kalmıştı. Bunların yerine yabancı profesörler getirilecekti. Daha Ağustos 1933 başlarında 48 yabancı profesör ile anlaşma yapılmıştı. Fen Fakültesinde iki, eczacılıkta bir öğretmen dışında bütün dersleri yabancılar verecekti. Eczacılık Yüksek Okulu Fen, Dişçilik Yüksek Okulu da Tıp Fakültesine bağlanıyordu. Yeni düzenlemeye göre muallim muavinleri (30) sınavla, asistanlar da (150) profesörler tarafından seçilerek alınacaktı. Bu arada memur ve hademelerin büyük bir çoğunluğu da kadro dışı kalmıştı.

Dârülfünun'un toptan ortadan kaldırılması öteden beri istenilip tartışılıyordu ama 1932'lere gelindiğinde bunun böyle olacağına herkes inanıyordu. Her ne kadar Reşit Galip "Bunun doğru olacağını zannetmiyorum, ne yapılırsa elbirliğiyle, mevcudu kuvvetlendirmek için yapılacaktır" diye herkesin öğretime devam etmesini istiyorsa da, bunun böyle olacağına kendisi de inanmıyordu.

Cumhuriyet, Osmanlı Devleti'nin, yüksek öğretim kurumlarından medreseleri hemen kapatmış, Dârülfünun'a ise maddî ve manevî desteklerde bulunarak bir şans daha vermişti. Bu arada Dârülfünun kendisine yapılan bir çok eleştirilere kulaklarını ve gözlerini kapatarak, çağdaş denebilecek hiç bir girişimde bulunmamıştı. Reşit Galip, Dârülfünun'u yıkma nedenlerini şöyle izah ediyordu:

"Memlekette siyasî, içtimaî, büyük inkılâplar oldu. Dârülfünun bunlara karşı bîtaraf bir müşahit kaldı. İktisadî sahada esaslı hareketler oldu. Dârülfünun bunlardan habersiz göründü. Hukukta radikal değişiklikler oldu. Dârülfünun yalnız yeni, kanunları tedrisat programına almakla iktifa etti. Harf inkılâbı oldu, özdil hareketi başladı; Dârülfünun hiç tınmadı. Yeni bir tarih telakkisi millî bir hareket halinde bütün ülkeyi sardı. Dârülfünunda buna bir alâkca uyanıdırabilmek için üç yıl kadar beklemek ve uğraşmak lâzımı geldi. İstanbul Dârülfünunu artık durmuştu, kendisine kapanmıştı, vüstaî bir tecerrüt içinde haricî âlemden elini ayağını çekmişti."

Kendi yurdundan bu derece soyutlanan bir kurumun bilim hareketlerine de yakınlık ve ilgi göstermeyeceği açıktı. Burada bilimsel araştırma ve incelemeler yapılmadığı gibi, eğitim ve öğretim de batıdakilere benzemiyordu. Dârülfünun'un on yıldan beri kendisine verilen ıslah yapma fırsatlarını kaçırdığını ve geçen zaman ile geçirilen tecrübelerin yeterli olduğunu bildiren Bakan, şöyle devam ediyordu:

"Türkiye gibi radikal bir inkılâp memleketinde vatanın müstakbel zimamdarlarının terbiyesi, hayattan bu kadar uzak kalan, inkılâbın seyrinden bu kadar uzak duran bir müesseseye artık daha uzun müddet tevdi edilemezdi."

Bu nedenle artık Dârülfünun'un ıslahı üzerinde çalışılmadığını, tamamen ortadan kaldırıldığını bildiren Reşit Galip, yeni İstanbul Üniversitesinin eski Dârülfünun ile hiç bir münasebeti olmadığını da belirtiyordu.

Yeni İstanbul Üniversitesi, 18 Kasım 1933'te Yeni Maarif Vekili Hikmet (Bayur) Bey'in konuşmasıyla, törenle açıldı. Bakan, konuşmasında şöyle diyordu:

"Üniversite için hükûmet hiç bir fedakârlıktan çekinmemiştir. Dünyanın en büyük âlimlerinden istifade çaresini bulmuştur. En yeni mükemmel tedris vasıtalarını ısmarlamıştır. Memketin en değerli unsurlarını bu işin başına getirmiştir..."

Yeni rektör Neşet Ömer (İrdelp) Bey de, Bakan'a cevap olarak yaptığı konuşmada, gerçek bilim ile bilim komisyonculuğu arasında fark olduğunu, bilim denilince yalnız maddî ve müspet bilimler anlaşılmamasını, Cumhuriyet döneminde kültür bilimlerinin de milletin en hayatî ihtiyaçlarından olduğunun anlaşıldığını belirterek, şöyle devam etmiştir:

"Hiçbir teolojik esasa dayanmayan, daima laik bir mahiyette kalan eski Türk ahlâkını ve onun yarattığı millî Türk seciyesini bugünkü ve yarınki nesillere en temiz bir şekilde vermek, inkılâp gençliğinin ruhunda daima yaşayan bir kudreti inkişaf ettirmek, Üniversitemizin mukaddes vazifesidir."

Gazi Mustafa Kernal de TBMM'nin 1933 yılını açış nutkunda, Devletin üniversite konusundaki kararlılığını şöyle dile getiriyordu:

"Üniversite tesisine verdiğimiz ehemmiyeti beyan etmek isterim. Yarım tedbirleriıi kısır olduğuna şüphe yoktur. Bütün işlerimizde olduğu gibi Maarifte ve kurulan üniversitede radikal tedbirlerle yürümek kat'î kararımızdır."

Yeni kurulan üniversitenin bilimsel özerkliği hemen tanınmış, ama idarî özerkliği konusunda başlangıçta bir karar verilememiştir. Yeni üniversite Tıp, Hukuk, Fen ve Edebiyat Fakülteleriyle sekiz Enstitüden meydana geliyordu. Milliyetçilik ve devrimcilik esaslarına göre öğretim yapacak üniversite, Türk devrim ideolojisini işleyip geliştiretirecekti. Bunun için "Türk İnkılâbı Enstitüsü" kurulmuştu.

Başlangıçta üniversitenin ders programı yapılmamıştı. Profesörler tamamlandıkça programlar hazırlanıyor, bir yandan da inşaat ve bina düzeltmeleri yapılıyordu. Üniversite öğretim üyelerinin, dışarda yazıhane ve muayenehane açmaları yasaklanıp dışarda kalan bazı Dârülfünun hocalarına "Telif ve Tercüme Heyeti"nde görev verilirken, üniversite kurma çalışmalarında bir sendeleme olmuştur. Üniversite Emini, Edebiyat ve Fen Fakültesi Başkanları istifa etmişler, bunun arkasından Maarif Vekili de sağlık nedenleriyle istifa edince Emin ve Edebiyat Fakültesi Başkanı istifalarını geri almışlar, ama Fen Fakültesi Başkanı geri almamıştır.

Malche, sözleşmenin biteceği Temmuz 1934'e kadar yalnızca yabancı profesörlerin atanmalarıyla görevlendirilirken, ıslahat komitesi dağıtılmış; görevleri Üniversite Emini, Fakülte Başkanları, Malche ve Talim ve Terbiye Dairesi Başkanı İhsan Bey'e bırakılmıştı.

Öğretimde ders saatleri ve seminerler konması şeklinde yeni girişimlerde bulunulurken, profesörlere, dışardaki görevlerini bırakarak üniversitede çalışmaları bildiriliyor, dışardan alınacak bazı profesörlerden vazgeçiliyor, buna rağmen bazı Türk hocalar maaşlarının azlığından dolayı istifa ediyorlar, Fen ve Tıp Fakültelerinde büyük öğretim üyesi açığı sürerken Başbakan, Malche'ı Ankara'ya çağırarak yeni direktifler veriyordu. Buna göre Avrupa'dan bir çok profesörle daha sözleşme yapılmış, hattâ Malche bunların çabuk gelmelerini sağlamak için on-onbeş günlüğüne Avrupa'ya gitmiştir.

Önce başlangıçta profesör yardımcılarına "doçent" denilmiş, 1933 sonlarında ise üniversite öğretim üyelerine "Ordinaryüs", "Profesör" ve "doçent" denmesi, Eminliğe "rektörlük", Fakülte reisliğine de "Dekanlık" denmesi kararlaştırılmış ve resmi yazışmalarda kullanılmıştır.

18 Kasım 1933'te yeni İstanbul Üniversitesi törenle açıldığında, 32'si Alman olmak üzere 38 yabancı profesör gelmişti. Yabancılar daha sonra da grup grup gelmeye devam ettiler. 1933 yılı sonunda -Türk ve yabancı oluşlarına göre-üniversitenin öğretim üyeleri durumu şöyle idi:
Öğretim Üyesi  Türk  Yabancı  Toplam 
Ordinaryüs profesör  27  38  65 
Profesör  18 22 
Doçent  93 93 
Toplam  138 42  180 

1934 yılında ise, ıslahat programını uygulayabilmek için Ziraat Bankasından borç alınmış, Leo Spizzer'in müdürlüğünde bir Dil Okulu kurulmuş, üniversitenin en faal kısımları olan Enstitüler de bir bir açılmıştır. Albert Malche 23 Şubat ve 2,9,16 Mart 1934 tarihlerinde eğitim üzerine dört veda konferansı verirken, yabancı profesörlerin çok iyi bir incelemeden sonra geldiklerini, hepsinin tecrübeli kişiler olduklarını; bu yabancı profesörlere ve kürsülerine karşı yapılan yayınların üzücü olduğunu belirterek şöyle diyordu:

"Üniversite reformu, memleketin en muazzam istiklâl ve hürriyet savaşlarından biridir. Buna suikast yapılmamalıdır."

5 Nisan 1934'te Türkiye'den ayrılan Malche, ülkesinde, Cenevre Kadınlar Birliği yıllık kongresinde verdiği konferansta, Piyer Loti'nin tanıttığı Türkiye'nin gerçek Türkiye olmadığını, bu ülkede artık modern kadınların yaşadığını söylemiştir.

Malche, Türkiye'den ayrılış hazırlıkları yaparken İstanbul'a gelen Eğitim Bakanı Abidin Özmen, üniversitede çeşitli toplantılar yaparak ve Malche ile görüşerek üniversite inkılâbının son pürüzlerini de halletmiş, artık liseleri ıslah etmek gerektiğini düşünerek bir "Orta Tedrisat Islahat Komisyonu" kurmuştur.

12 Haziran 1934'te ise üniversitenin aslî kadrosu açıklanmış, yöneticilerin aynen kaldığı yeni kadroda altı ordinaryüs profesör ve bir doçent açıkta bırakılmıştır.

Eski Dârülfünun'un bütün kadrolarıyla beraber lağvedilmesi üzerine açığa çıkarılan profesörlerden bazılarının emekliliğe sevkedilmeleri ve bunların malî yükünü üniversitenin taşıyamaması dolayısıyla Üniversite Bütçesi genel bütçe içine alınmış; ayrıca Avrupa'dan getiriln 60'tan fazla öğretim üyesi ve yeni üniversitenin inşaat, tamirat ve yeni kuruluşlarının malî dayanakları da Meclis'ten yasalar çıkartılarak çözümlenmiştir. (Ezgi BAŞARAN, Soykırım tarihinde, Türkiye’ye kaçan Yahudi bilim adamlarıyla ilgili tek satır yok, Hürriyet 7 Aralık 2008, http://www.hurriyet.com.tr/pazar/10523447.asp?gid=59)

Dârülfünun'u ilga eden 2252 sayılı yasanın ikinci maddesi, yeni üniversite örgütüne dair yasa tasarısının en geç 1 Nisan 1934 tarihine kadar TBMM'ne verilmesini öngörüyordu. Oysa yeni örgüt ve bu örgüte göre yönetim ve yürütme biçimleri üzerinde yapılan incelemeler henüz tamamlanamadığından, bu yeni tasarı hazırlanmamış ve hükûmet bu tasarıyı hazırlama süresini üç yıl uzatma teklifinde bulunmuştur. Maarif Vekilliği ise 1934 yılında bir "İstanbul Üniversitesi Talimatnamesi" hazırlayarak Üniversite yasası yerine bunu kullanmıştır.
 

3.2.2. Ankara Üniversitesinin Temelleri



Türkiye, İstanbul'da Osmanlı Dârülfünunu'nu yıkıp yerine Cumhuriyet üniversitesini kurarken, hemen aynı zamanlarda Ankara'da da yeni bir Cumhuriyet üniversitesinin ana unsurları tamamlanıyordu.

Cumhuriyetten önce, Osmanlı Devleti'nin en yaygın yüksek öğretim kurumları, Hukuk Okulları idi. TBMM hükûmetleri de 1922 yılında Ankara'da bir "Hukuk Mektebi" açılması için girişimlerde bulunmuştu. Ama "Ankara Leylî Hukuk Mektebi" ancak 1925 yılında "Adliye Hukuk Mektebi" adıyla açılabilmiştir. Ankara'da bir Hukuk Fakültesi gibi görünen bu kurum, 1934 bütçe yasalarında da "Ankara Leylî Hukuk Fakültesi" diye anılmaya başlanmıştır.

Bunun yanında 1928 ilkbaharında Ankara'ya gelen 11 Alman öğretim üyesi, 1930 yılına kadarki çalışmaları sonunda "Ankara Yüksek Ziraat Mektebi"ni kurmuşlardır. Eckstein, Kotte, Jessen, Christiansen-Weniger gibi değerli yabancı hocaların çalıştığı bu kurum, 1933 yılında "Yüksek Ziraat Enstitüsü" adını almıştır. Prof. Dr. Falke'nin rektörlüğüııdeki bu Enstitü, 20 tane Alman profesör, doçent ve asistanlarıyla tam bir üniversite gibi çalışıyordu. Zaten Enstitü yasasında sık sık "Fakülte" kelimesi de geçiryordu.

1935 yılında da "Bir taraftan Türk kültürünü bilgi metodu ile işleyecek bir tetkik ve araştırma müessesesine olan ihtiyaç, diğer taraftan orta tahsil müesseselerimize ulusal dil ve tarihimizin ilmî ve en yeni telakkilerine göre hazırlanmış muallim yetiştirmek ve bugünkü muallimlerin bu yönden bilgilerini tamamlamak" için, Ankara da "Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi" kurulmuştur. Fakültenin kuruluş yasası Meclis'te görüşülürken, ilerde bir "Ankara Üniversitesi" kurulması dileğinde de bulunuluyordu.

Bu arada İstanbul'da bir türlü kendisine uygun bir bina bulunamayan Mülkiye Mektebi için Ankara'da bir bina yaptırılarak, bu okul 1935 yılında Ankara'ya taşınmış ve "Siyasal Bilgiler Okulu" adını almıştır.

Ankara'da bir Tıp Fakültesi kurulması ise Başbakanlıkça öteden beri istenmekte, Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekilliği de bu konuda imkânlar araştırmakta idi. Hattâ 1934 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi, kendi öğrenci sayıları çok arttığından ve öğretim güçlüğünden, Ankara'da da bir Tıp Fakültesi kurulması hakkında hükûmete rapor vermişti.

Nihayet 1937 yılında Sıhhat ve İçtimâî Muavenet Vekilliği, Ankara Tıp Fakültesi yasa tasarısını Meclis'e sunmuş ve yasa da çıkmıştır. Ancak İkinci Dünya Savaşının çıkması ve malî nedenlerden dolayı bu Fakültenin kuruluşu 1945 yılına kaldı. Sonuç olarak, Ankara Üniversitesinin temelleri Atatürk döneminde atılmış, hattâ bina da bir hayli yükselmiştir.
 

3.2.3. Doğu Üniversitesini Kurma Araştırmaları



Cumhuriyet'in kuruluşunun 15. yılında Atatürk sık sık doğu bölgesinin ilim ve kültür merkezi ödevini görecek bir üniversite özlemini belirtmeye başlamıştı. O sırada doğu ülkeleriyle sıkı bağlar kuruluyor, "Sâdâbat Paktı" imzalanıyor, İran şahı Türkiye'yi ziyaret ediyordu.

Böylece Türkiye'nin önderliğinde doğu sınırlarımızdaki devletlerde bir uyanma ve birlik hareketi ortaya çıkıyordu. Atatürk bir yandan Türk inkılâbının komşu Asya ve İslâm ülkelerine de nüfuz etme ümitlerini beslerken bir yandan da Türk dil ve tarih tezlerinin bu yörelerde iyice araştırılması ve anlatılması imkânlarını da inceliyordu.

Doğuda kurulacak bir üniversite, hem doğunun yüksek kültür merkezlerini oluşturacak, hem komşu devletlerin bilim ve düşünce hareketleriyle bir bağlantı kuracak, hem de güney ve doğuya bu merkezden kültür, bilim ve Türk inkılâbı yayılacaktı. Atatürk'ün kurmayı tasarladığı bu yeni kültür sitesi ve kenti, Türk kültür politikasının doğudaki üssü olacaktı. Atatürk, Meclis konuşmasında şöyle diyordu:

"Okuyup yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak, memleketin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek, memleket dâvalarının ideolojisini anlayacak ve anlatacak, nesilden nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratmak... İşte bu önemli umdeleri en kısa zamanda temin etmek Kültür Vekâletinin üzerine aldığı büyük ve ağır mesuliyetlerdir. İşaret ettiğim umdeleri Türk gençliğinin dimağında ve Türk milletinin şuurunda dâima canlı bir halde tutmak, Üniversitelerimize ve yüksek okullarımıza düşen başlıca vazifedir."

Bütün Türk üniversitelerinin bu ortak hedeflerini belirten Atatürk, Kültür Bakanı Saffet Arıkan'a da "Van Gölü sahillerinin en güzel bir yerinde, her şubeden ilkokulları ve nihayet üniversiteleri ile modern bir kültür şehri yaratmak yolunda şimdiden faaliyete geçilmelidir" yolunda bir direktif veriyordu.

Bunun üzerine Kültür Bakanı Arıkan, eski Maarif Vekillerinden Abidin Özmen, bayırdırlık müdürleri ve Güzel Sanatlar Akadamisi hocalarından bir grupla, doğu illerine ayrıntılı bir inceleme gezisi yapmış, dönüşte de raporunu Atatürk'e ve ilgili makamlara vermiştir.

Raporda, önce Van veya Ahlat civarında inşaat merkezleri kurulması, yatılı-burslu sistem ile geçlerin lise çağından itibaren alınarak bu üniversite için hazırlanması, çevre illerin kültürel örgütlerinin güçlendirilmesi gibi konular vardı. Atatürk, bu konuda Meclis'te şöyle konuşuyordu:

"Tavsiye ettiğim bu yeni teşebbüslerin eğitimen ve öğretmen ihtiyacını ziyadeleştireceği şüphesizdir. Fakat bu cihet hiç bir vakit işe başlama cesaretini kırmamalıdır. Vekâletin geçen yıl içinde bu yönden yaptığı tecrübeler çok ümit verici mahiyettedir."

Bu hava içinde, esas çalışmaların bir ön hazırlığı olarak Van Ortaokulu liseye çevrildi. Erciş'te bir Köy Enstitüsü kuruldu, çevre illerde Sanat Enstitüleri açıldı. Ama İkinci Dünya Savaşı, bu yöndeki çalışmaları durdurdu.
 
 

3.3. HALKEVLERİ

3.3.1. Halkevlerinin Kuruluşu



Halkevleri, 1931 yılında Türk Ocaklarının, Türk Halk Bilgisi Derneği'nin ve Muallim Birliklerinin "kendilerini feshetmelerinden" sonra, uzun araştırma ve incelemeler neticesinde 19 şubat 1932'de ilk defa 14 yerde birden açıldı: Afyon, Ankara, Aydın, Bolu, Bursa, Çanakkale, Denizli, Diyarbakır, Eminönü, Eskişehir, Konya, Malatya ve Samsun.

Bundan sonra Halkevlerine her yıl yeni evleri katılmış; 1938 yılına gelindiğinde Türkiye'deki Halkevi sayısı 209'a ulaşmıştı.

Evler, CHP tarafından açılıyordu. Yerel parti örgütleri bir Halkevinin kurulması için gerekli olan tesisleri, kolları, bütçeyi, üyeleri vs. hazırladıktan sonra Partinin genel yönetim kuruluna başvuruyor, partinin Genel Yönetim Kurulu açma izni verince, o yılın 19 şubatında Halkevi açılıyordu. 19 şubatı takip eden ilk Pazar günü eski Halkevlerinin kuruluş yıldönümleri, yenilerinin açılışları törenlerle kutlanıyordu.

Halkevlerinin kuruluş esasları 1932 yılında çıkarılan Halkevleri Talimatnamesi'nde belirleniyordu. Halkevleri CHP'ye kayıtlı olan ve olmayan bütün vatandaşlara açıktı, hattâ memurlar dahi bu evlere üye olabiliyorlardı. Ancak Halkevi Yönetim Kurulu üyeleri ve çalışma kollarının yönetim komiteleri parti üyelerinden oluşacaktı. Bir Halkevi kurulurken, 9 çalışma kolundan en az üç kol ile çalışmaya hazır bulunması gerekiyordu. Her çalışma kolu, kendi çalışma yöntemlerini vs. gösteren özel yönetmeliklerini kendileri hazırlıyorlar, bunu Halkevi Yönetim Kuruluna onaylatıyorlardı. Halkevi bulunmayan yerlerdeki millî ve yerel kuruluşların çalışmaları da parti yönetim kurullarınca himaye ve destek görüyordu.

Halkevlerinde bilardo, tenis, salon jimnastikleri vs. için de yer ayrılıyordu. Halkevleri başkanlarını CHP İl Yönetim Kurulları seçiyordu. Halkevi yönetim kurulları da her üç ayda bir, Parti genel sekreterliğine rapor gönderiyorlardı.

"Cumhuriyet Halk Fırkası Kâtib-i Umumiliği"nce yayınlanan 23 numaralı ve 1.3.1932 tarihli genelge; Halkevlerinin açılmasının bütün yurtta aynı günde yapılmasını, bir kişinin en fazla üç çalışma kolunda üye olabilmesini, Halkevlerinin bir genel merkezi olmadığını, evlerin bir eğlence yeri değil yetişme ve yetiştirme yeri olduğunu, bu nedenle toplantılara çocuk getirilmemesini vurguluyordu.

Ayrıca bir Halkevinin açılabilmesi için en az 200 kişilik bir salonu, kütüphanesi, çalışma odası ve jimnastik yapabilecek kadar avluya sahip, döşeli bir bina ve temel hizmetliler olan bir odacı ve bir memur aylığını vs. verecek bir bütçesi olması gerekti.

Çalışmalar sırasında ise, yönetmeliklere uygun olarak her ev kendi çalışmasını kendisi düzenlerdi. Halkevlerinin çalışmalarına dair 1932 ve 1936 yıllarında iki yönetmelik çıkarılmıştı.

1932 yılında ilk kez 12 önemi merkezde açılan Halkevleri daha sonra bir yandan il merkezlerinde bir yandan da önemli Anadolu kasabalarında ve büyük kentlerin önemli semtlerinde açılmaya devam etti. 1935 yılından itibaren genellikle ilçe merkezlerinde ve bütün yurtta dengeli bir biçimde açılmaya devam etmişlerdir. 1938 yılında 209 Halkevinin Türkiye sathındaki dağılımları ise şu tabloda görüldüğü gibi idi:
Acıpayam
Adıyaman
Adana
Adapazarı
Afyon
Ağrı
Ahlat
Akçakoca
Akhisar
Aksaray
Akşehir
Alanya
Alaşehir
Amasya
Ankara
Antalya
Arapgir
Ardahan
Artvin
Aşkale
Ayancık
Aydın
Ayvalık
Babaeski
Bafra
Bakırköy
Balıkesir
Balya
Bandırma
Bartın
Bayburt
Bayındır
Bergama
Beşiktaş
Beyoğlu
Biga
Bilecik
Birecik
Bitlis
Bodrum
Bolu
Bolvadin
Bor
Bozüyük
Boyabat
Burhaniye
Bulanık
Buldan
Burdur
Bursa
Ceyhan
Cizre
Çapakçur
Çanakkale
Çankırı
Çarşamba
Çeşme
Çine
Çorlu
Çorum
Çölemerik
Denizli
Demirci
Develi
Devrek
Dikili
Dinar
Divriği
Diyarbakır
Düzce
Edirne
Edremit
Elazığ
Elbistan
Eleşkirt
Elmalı
Eminönü
Emirdağ
Erciş
Erbaa
Ereğli (Z)
Ereğli (K)
Ergani
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Eyüp
Fatih
Fatsa
Fethiye
Gaziantep
Gebze
Gediz
Gelibolu
Gemlik
Gerede
Gerze
Giresun
Gönen
Göynük
Gümüşhane
Harput
Hozat
Iğdır
Isparta
İnebolu
İnegöl
İskilip
İzmir
İzmit
Kadıköy
Kağızman
Kandıra
Karaman
Karamürsel
Kars
Karşıyaka
Kastamonu
Kayseri
Kemaliye
Keskin
Keşan
Kiğı
Kilis
Kırkağaç
Kırklareli
Kırşehir
Konya
Kula
Kütahya
Lüleburgaz
M.Kemalpaşa
Malatya
Manisa
Maraş
Mardin
Menemen
Mersin
Merzifon
Milas
Mudanya
Mudurnu
Muğla
Muş
Nazilli (Y)
Nazilli (A)
Nevşehir
Niğde
Niksar
Nusaybin
Oltu
Ordu
Osmaniye
Ödemiş
Pasinler
Perşembe
Pertek
Rize
Safranbolu
Salihli
Samsun
Sandıklı
Sarayköy
Sarıkamış
Savur
Seferihisar
Sındırgı
Siirt
Silifke
Silvan
Simav
Sinop
Sivas
Siverek
Sivrihisar
Söke
Sungurlu
Ş.Karahisar
Şarkikaraağaç
Şehremini
Şişli
Tarsus
Taşköprü
Tavas
Tefenni
Tekirdağ
Tire
Tirebolu
Tokat
Tosya
Trabzon
Turgutlu
Turhal
Ünye
Ürgüp
Üsküdar
Ulukışla
Urfa
Urla
Uşak
Uzunköprü
Van
Varto
Vezirköprü
Vize
Yalvaç
Yozgat
Zile
Zonguldak

3.3.2. Halkevlerinin Kuruluş Nedenleri



"Gençlik, istikbâlin ışığıdır. Gençlik, mütemadiyen gelişen ve yetiştiren bir çalışmanın içinde yaşatılmalıdır. Milleti, şuurlu, birbirini anlayan, birbirini seven, ideale bağlı bir halk kütlesi halinde teşkilâtlandırmak lâzımdır. En kuvvetli ders araçlarına ve yetişkin muallim ordularına malik olmak kâfi değildir. Halkı yetiştirmek, halkı bir kütle haline getirmek için ayrıca bir millî halk mesaisine ihtiyaç vardır. Silâh kuvvetinden, her türlü cebir ve madde kuvvetinden daha müessir olan, fikir kuvvetidir. Milleti bu sahada yetiştireceğiz."
Mustafa KEMÂL

"Türk-insan", Anadoluya gelişinden XVI. yüzyıl ortalarına kadar koruyabildiği millî benliğini o zamandan sonra hızla yitirmeye başlamıştır. Bunu etkileyen en önemli etkenler dil ve din idi. Dil, gerçi Türklerin İslâmiyeti kabul edişlerinden beri yabancı unsurlarla karışmakta, arılığını yitirmekte idi. Buna karşı bazı çıkışlar olmuştu ama, bunlar tarihî oluşum içinde fazla etkili olamamışlardı. Din ise yalnızca bir "arap hayranlığı" biçiminde anlaşılıyordu. Saray da, medrese de halkı millî benliğinden ayırıyor, törelerini bıraktırıyor, müslümanlık derken Araplık, ilim-irfan derken Acemlik halka benimsetilmeye çalışılıyordu. Devletin aydın kesimi ise hem Türk olmaktan, hem de halk olmaktan çıkmıştı.

Tanzimattan sonra işe bir de "Avrupa hayranlığı" karışmıştı. Osmanlı aydını yılgınlık ve aşağılık duygusu içinde Türklüğünden utanıyor ve onu bütün gayretiyle unutmaya, "Avrupalı" olmaya çalışıyordu. Bunlara bir de "milliyet" fikrini unutturmaya çalışan Osmanlı siyasî görüşünü de katmak lâzımdır. Meşrûtiyet yıllarında ortaya çıkan Jön Türkler ise Fransız kültürünün kisvesine bürünerek "Türk barbarlığı"nı "Medenî Avrupa'ya" affettirmeye çalışıyordu.

Osmanlı Devleti'nden yabancı unsurlar ayrılınca Devletin asıl sahipleri olan Türkler de kendi milliyetlerine eğilme yoluna girdiler. Aydınlar, Türklük cevherini halkta aramaya başladılar. Dar günlerde Türk halkı ve Türk aydını "Mustafa Kemâl ateşi"nin etrafında toplandılar. Cumhuriyetin ilk yıllarında milletin bütün unsurları arasındaki farklılıklar ortadan kalkmıştı, Halkevleri, savaş günlerinin bu yakınlığını devam ettirerek millî benliğini tam olarak sağlamak için açıldı. Aynı yıl açılan Türk Dilini Tetkik Cemiyeti ve Türk Tarih Cemiyeti de aynı gayeye hizmet için kurulmuştu.

Halkevleri yönetmeliği, evlerin kuruluş gerekçesini şöyle izah ediyordu:

"Memleketimize nazaran millet hazineleri daha zengin, maddî imkânları daha geniş ve okuma yazma bilenlerin nisbeti yüzde yüz veya yüzde doksanbeş olan memleketlerde bile, halk kültür teşkilâtlarına her gün daha ziyade artan bir ehemmiyet verilmektedir. Bu ehemmiyetin derecesi şu birkaç misalle ölçülebilir: Macaristan'da Millî Kültür Cemiyetleri 1867'den beri "Macar Millî Kültür Cemiyeti", "Uranya Cemiyeti", "Amele Jimnazları", "Çiftçi Dernekleri" vs. gibi isimler ve bunların yüzlerce kültür yurtları halinde sürüyor. Çekoslovakya'da "Mazarik Halk Eğitimi Cemiyeti"nin 400 kadar kültür yurdu, İtalya'nın "Dopolavora" adlı millî kültür teşkilâtı ki bunun 1586 kültür derneği, bin kadar amatör temsil grubu var. 1930'da 8000 Halk Kütüphanesi açmışlar, 1931'de çeşitli şehir, köy ve kasabadarda 27.000 kadar millî bayramlar tertiplenmişler. Bugün ise 1.500'den fazla Amele Bilgi Kursu var. Almanya'da ise böyle teşkilâtların sayısı pek çoktur. Meselâ Nürnberg'deki Kültür Cemiyeti Yüksek Halk Mektebi'nin 170 öğretmeni vardır. İngiltere'de Halk Eğitimi Cemiyeti'nin radyo kurslarına 2.700.000 kişi devam ediyor.

Öyleyse biz bu sahada her milletten daha çok çalışacağız. Çünkü onlardan her yönden eksiğiz. Resmî ve gayriresmî gayretlerimizi hep bu konuya yönelteceğiz. Cemiyetin bünyesine yerleşmiş bir takım milesseseleri söküp atmak ve yerine Cumhruriyet ve inkılâp esaslarını bütün ruhlara hakim kılmak için, onu bir îman haline getirmek için çalışacağız. Menemen hadisesinden çok uzak değiliz.."

Yukarda da bahsedildiği gibi evlerin kurulmasına Menemen olayı, Serbest Fırka bunalımı, Atatürk'ün yurt gezilerini ve Millet mekteplerinin tavsamasından doğan açığı kapatmak gibi etkenler neden olmuştur. "Türk Yurdu", "Maarif Vekâleti Mecmuası" ve diğer dergilerle tanıtılan dış ülkelerdeki, bilhassa İtalya'daki Faşist, Rusya'daki komünist ve doğu Avrupa ülkelerindeki halk eğitimi çalışmaları da Halkevlerinin kurulmasında etkili olmuştur. Evlerin çalışma biçimlerine ise en çok Türk Ocaklarının çalışmaları örneklik etmiştir.

Cumhuriyet Halk Parti prensiplerinin halka yayılmak istenmesi de, bu evlerin kurulmasının önemli nedenlerindendir.

"CHP'nin yaptığı büyük inkılâbın milletin ruhuna sindirilmesi lâzımdı. İnkılâp en derin mânasıyla bütün varlığımızı yeni bir hayata ve yeni bir istikamete götürüyordu. Bu yeni görüşü halka telkin ederek, yeni zamanların anlayışına göre, milleti tek tek fertler halinden çıkararak onları görüş, anlayış ve yapışta bir birlik haline sokmak, onun iç varlığını inkişaf ettirmek ve benliğinin derinliklerinde kaynayan emsalsiz kıymetleri meydana çıkarmak, vazife idi. Partinin görüşüne göre milletin hususî vasıflarına uyacak yollardan yürüyerek her derecedeki resmî tahsil dışında onu bir halk terbiyesi ile yükseltmek elzemdi. Bunun için cemiyet hayatının ve kültür hayatının yeni anlayışlarla ve cemiyetimizin kendi unsurlarından kurulacak yeni ve millî bir teşekkülün çalışmasıyda beslenmesi düşünüldü. Bu fikir, Partinin 1931'deki üçüncü büyük kongresinde yapıları Nizamnameye, Halkevlerinin sokulması neticesini verdi."

Halkevleri kurulurken Batıdaki buna benzer halk eğitimi kurumları şüphesiz dikkatle incelenmiştir, ama hiçbirisi Halkevlerine tam olarak örnek alınmamıştır. Halkevleri gerek örgüt, gerek çalışma programları yönünden tamamen millî ve orijinal kurumlardır. Yönetim bakımından her kolun kendi yönetim kurulunu seçmesi, kolların başkan ve temsilcilerinin Halkevi yönetim kurulunu oluşturması, o zaman hiç bir ülkenin halk eğitim kuruluşunda yoktu.

Esasen Halkevleri, millî kültür ocakları olduğu için "örneği kendinden" olması da çok doğal idi.
 

3.3.3. Halkevi Nedir



Halkevleri nedir, ne değildir? şimdiye kadar gerek Halkevi mensupları tarafından, gerekse bu evleri dışardan tenkit etmeye alışmış olanlar tarafından bu Evler çok yanlış anlaşılmıştır.

Halkevi, herşeyden önce bir "ev"dir. Ev, aynı kandan gelen insanların toplandığı yerdir. Halkevi ise aynı kültürden gelen insanların toplandığı yerdir. Orada halk ile aydın tabaka bir araya gelir, kültürü yaşarlar; millî kültürün bütün çeşitleri orada yaşanır. Evler, herşeyin millisinin evidir; zevkin, ahlâkın bile. Halkevleri her alanda gerilikle, gericilikle, taklitçilikle, kozmopolitlik ve soysuzlukla savaşır.

Bizim iki türlü insanımız vardır: Halk ve aydın. Biri temiz bir kültüre, diğeri sağlam bir bilgiye sahiptir. Bu iki grup insanımız hakkında Mustafa Kemâl, 1923 yılında şöyle diyordu:

"Aydın sınıfın halka telkin edeceği ülküler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. Halbuki bizde böyle mi olmuştur? 0 aydınların telkinleri milletimizin ruhunun derinliğinden alınmış ülküler midir? Şüphesiz hayır! Aydınlarımız içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat genellikle şu hatalarımız da vardır ki, inceleme ve araştırmalarımıza zemin olarak çok kere kendi memleketimizi, kendi tarihimizi, kendi an'anelerimizi, kendi hususiyetlerimizi ve ihtiyaçlarımızı almalıyız. Aydanlarımız belki bütün cihanı, bütün diğer milletleri tanır; lâkin kendimizi bilmeyiz."

Halkevleri, aydınlar ile halkın kaynaşma yeri, millî heyecanı halk ve aydınlara bir arada yaşatan merkezlerdir. Halkevleri kültür ve milliyet tarihimizde çok büyük rol oynamışlardır.

Milliyet bilinci tarihimizde Türk milliyetçiliği ("Türkçülük") üç safhadan geçmiştir:
- Fikrî safha: Ahmet Vefik Paşa'dan Türk Ocaklarının kuruluşuna kadar;
- Romantik safha: 1912-1931 Türk Ocakları devresi.
- İradî milliyetçilik safhası: Atatürkçülük, Atatürk milliyetçiliği devresi.

Milliyeti en büyük gerçeklik olarak alan, onu fertlerin, ailelerin, mesleklerin ve hattâ insanlığın üzerinde tutan, millet olmayı var olma şartı sayan Atatürk milliyetçiliği 1931 ve 1932 yıllarında Türk Dilini Tetkik Cemiyeti, Türk Tarih Cemiyeti ve Halkevlerini yaratmıştır. Bu kurumlar, Atatürk milliyetçiliğinin temel direkleri olmuşlardır.

Halkevleri, Türk insanını "Türk milleti toprağında" yetiştirmeye çalışan, bir bahçıvan olmuştur. Millî dayanışmayı sağlamlaştırmış, millî bünyeyi kuvvetlendirmiştir. Halkevleri, "Türk modernizmi"ni gerçekleştirmişlerdir. Çeşitli sosyal tabakaları birbirine yaklaştırmış, Türk kültürünü toplumun her tabakasına yaymışlardır.

Halkevleri politik kurumlar olarak kurulmamıştır. Çok partili döneme kadar da bu özelliğini korumuştur.

Halkevlerinin politik bir kurum olmayışları, o dönemde çok partili bir demokrasi olmadığından ve tek partinin bir özelliği olarak, yeni Türk devletinin dayandığı temel prensiplerin ve inkılâpların hepsinin CHP'nin bünyesinde toplanmış olmasındandı. O zamanın bütün kurumları gibi, Halkevleri de Partinin bir kolu olarak çalışmış, yetiştirdiği gençliği ve halkı cumhuriyetçi, halkçı, milliyetçi, devletçi, laik ve devrimci esaslara göre eğitmiştir. Sadece yetişkinler eğitimi değil, o zamanki örgün eğitim de partinin ve devletin temeli olan bu ilkeler doğrultusunda yapılıyordu.

M. Kemâl, Cumhuriyetin kuruluşundan 1930 yılına kadar ülke ve toplum için gerekli olan bir çok inkılâplar yapmıştı. Hayatını adadığı milletini, devrim yapacağı bünyeyi, varacağı hedefi, gideceği yolu en ince ayrıntılarına kadar tespit etmişti. Ama bu inkılâpların millete kazandırılması, milletin ruhuna sindirilmesi, "devrim ateşinden her Türkün ruhuna bir kıvılcım atılması lâzımdı.. Halkevleri her Türkte bir inkılâp humması yaratmak için açıldı".

Halkevleri yönetmeliğine göre de, CHP'nin ana ve temel prensiplerini hakim kılmak ve "edebileştirmek için", vatandaşları yetiştirmek, millî seciyenin, güzel sanatların, millî kültür, bilimsel hareket ve çalışmaların kuvvetlendirilmesi gerekir. Halkevleri, bu uğurda çalışacak ülkücü vatandaşlar için toplayıcı ve birleştirici yurtlar olacaktır.

Atatürk 1932'de ilk Halkevlerinin açılışını yaparken, bu kurumları partiye, daha doğrusu partinin ve aynı zamanda Türk devletinin prensiplerine bağlı kılmıştı. M. Kemâl, bu konuşmasında şöyle diyordu:

"Partimizin Halkevleriyle bütün yurttaşlara kucağını açması, vatanda sosyal ve kültürel bir devrim yaptı."

Dönemin Başbakanı ve CHP başkanı İsmet Paşa da şöyle diyordu:

"Halkevleri, CHP'nin kendi prensiplerinin ne olduğunu ve bu prensiplerin memlekette nasıl tatbik edildiğini hergün halkımıza söylemek için... başlıbaşına bir merkezdir."

Halkevleri ile CHP arasındaki ilişki çok derindi. Gerçi Halkevleri kültürel bir kuruluştu ama fikri çekirdeğini CHP'nin altı temel prensibi ve partinin kalkınma, ilerleme plân ve programları teşkil ediyordu. Esasen Halkevleri birer "siyasî terbiye" yeri olarak açılmış, Türk milletini hem Atatürk inkılâplarına bağlı kılmaya, hem de "demokrasiye hazırlamaya" çalışmıştır. Ama bu alanda başarısız kalmış, asıl başarısın kültürel alanda göstermiştir.

Halkevleri aynı zamanda Türkiye'de yaşayan halkı bir millet haline getirme, "Millî sınırlar içinde, özü halka ve millî yapıya, temeli tarihe dayanan medenî ve kaynaşık bir millet" yaratmak diye tanımlanan "millî ülkü"yü, altı temel ilkenin ışığında ve dokuz koldan halka ulaştırma hareketidir.

Halkevleri geniş anlamıyla bir halk eğitimi kurulnşudur. Millî bir eğitim kuruluşudur. Her zaman Türk kültürünün millî değerlerini işlemiş, Türk inkılâbını geniş halk kütleleri içinde kökleştirmeye millî birliği sağlamaya çalışmıştır.

Modern Türkiye'de halkın yeni Türk kültürü tarafından yoğrulmasında ve Atatürk inkılâplarının halk arasında yayılmasında eğitim açısından en önemli görevi Halkevleri yüklenmiş ve başarmıştır.

Halkevlerinin çalışma konuları halkın ve devlet politikasının ihtiyaçlarından doğmuştur. Evlerin bütün çalışma kolları millî eğitim ve halk eğitimi için çalışmışlardır. Metod olarak da halk arasındaki gerçek fikir ve zevk önderlerini bulup, bunlarla, şiddete başvurmadan halkı eğitmek yolu seçilmiştir.

Evlerin temsil çalışmalarında genellikle yurtseverlik duygularını arttıran oyunlara yer verilmiş, öte yandan müspet bilimler de halka bu evlerde anlatılmıştır. Buralar -İsmet Paşa'nın istediği gibi- birer "Fizik ve kimya laboratuvarı" haline getirilememitir ama üniversite öğretim üyeleri ve diğer yetkin kişiler müspet bilimlerin çeşitli alanlarında halka açık binlerce konferansı bu çatılar altında vermişlerdir.

Halkevlerinin ne amaçla ve ne gibi düşünceler göz önüne alınarak açıldığını Parti Genel Sekreteri Recep Peker de şöyle anlatıyordu:

"Yetiştirme ödevi sade hükûmetindir, bu yurdu yalnız ordu korur, bu yurdun evlatlarını yalnız hükümetin mektepleri yetiştirir, bu yurdun ekonomi alanında güler yüzlülüğünü temin edecek vasıtaları yalnız Devletin ekonomik teşkilâtı yapar.

Hayır arkadaşlar! İçinde yaşadığımız günün hakikî mânasında güçlü bir ulus olmak için, yalnız bu resmî çalışmaların verimi kâfi değildir. Mektepler âlim yetiştirir, teknisyen yetiştirir, sanatkâr yetiştirir. Ordu, müspet surette yurdumuzun topraklarına ayak basmış olan düşmanlarla göğüs ve silâh muharebesi yapar. Halbuki bu klasik mektep yetiştirmesinin yanında bir ulusal yetiştirme ve yetişme vazifesi vardır. Halbuki klasik cephelerde, ordu muharebesinin yanında, tesirleri peşin görülmeyen fakat tahribatı fiilî düşman istilasından daha az olmayan devamlı bir hayat mücâdelesi cephesi vardır.

Bir milletin ekonomik kuvveti için yanlız istihsal vasıtalarının mükemmelliği yetmez, bizzat milletin kendisinde millî ekonomi anlayışının kökleşmesi lâzımdır. Ulus ordularının cephelerde muvaffak olabilmesi için de, mektep terbiyesi ne olursa olsun yurt çocuklarının günün hayat mücâdelesi cephelerinde başarılı olmaları için de, hattâ ekonomsal çalışmalarda varılan müspet neticelerin, yurdun hakikî saadetini temin edebilmesi için de bütün bu kuvvet ve çatışma ve çalışma cephelerinin arkasında, bütün bu mefhumları anlayan, bütün bu cepheleri sinesinin duygusu ve sıcaklığı ile, besleyen kütleleşmiş, ulusal bir millî birlik cephesi lâzımdır. Maddî kuvvetlerin, zenginliklerin, ilmiıı te,kniğin ve sanatın hayat savaşında rolleri büyüktür. Fakat bütün bu maddî unsurları bugünün hayatı için yeter vasıta saymak, tehlikeli bir hatadır. En büyük tılsımlı kuvvet millî birlikte, beraberlikte ve bunun yapacağı millî bütünlüktedir."

Halkevleri bir üniversite, bir okul, profesyonel bir tiyatro, bir halk tiyatrosu, bir müzik evi, bir gece dershanesi, meslekî geliştirme okulu, dispanser, çocuk evi vs. değildir. Fakat bunların bütün işlevlerini yapan; halka yeni Türk rejimini öğreten, kültür ve milliyet sorunlarını örgün eğitim kurumlarından daha çok işleyen halk eğitimi kuruluşlarıdır.

Halkevleri, Cumhuriyet Halk Partisinin "bir ikmal bölüğü, bir depo ayağı, idealden gerçek hale getirmek istediği hayatın rejimleri"dir. O zamanın Türkiye'sinde sorumluluk mevkiinde bulunan partinin "bütün özünü ve varlığını" Türk milletine anlatma ve sevdirme merkezleridir. Halkevleri, Partinin kültür politikasının bir eseridir. Ülkede bilimi, güzel sanatları yaymak, bu memleket politikası ve ekonomisi hakkında en doğru ve en yeni bilgileri vermek amacına yönelmiştir. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, 1937 yılında Halkevlerinin kuruluş amaçlarını izah ederken şöyle diyordu:

"İstikbalde kütlenin ve ferdin kıymetini arttırmak için bugün mektepler, müesseseler açıyoruz. Fakat açılan mektepler ve üniversiteler gelecek nesilleri yetiştirir. Bizim ihtiyacımız bugünkü nesildir. Mektepte bulunan çocukların haricinde kalan çocuklara, kadın-erkek, yedisinden yetmişine kadar herkese, müstakil ve ileri milletler fertlerinin haiz olduğu kaliteyi, tekniği ve bilgiyi vermek lâzımdır. Bunu yapmak için elde büyük vasıtalar vardır; kitaplar, gazeteler ve bilumum neşriyat. Fakat bizim memleketimizde (...) bunlar bizim istediğiıııiz kadar okunmamaktadır. Bunun da sebepleri aranmıştır. Okutmak çareleri bulunacaktır.

(...) âcil olark yapılması lâzım gelen (...) vatandaşları bir araya toplayarak fikirler teati etmek ve kendilerine yeni keşiflerden, yeni cereyanlardan haber vermek ve vatandaşın, fende, sanatta, güzel sanatlarda bilgisini, zevkini arttırmak ve görmediklerini göstermektir. Bu vazifeyi, bu memleket içinde deruhde eden yegane müessese Halkeveleridir. Halkevleri bu itibarla, halihazıra milletin kütle halinde irfanını, bilgisini artıracak yegane yuvadır; en büyük ehemmiyeti de buradadır. Halihazırda hiç bir terbiye ve telkin müessesesinin yapmadığı işi yapmakla mükellef bulunuyor. Bugünkü nesli, bugünkü ihtiyaca ccvap verebilecek bir zihniyetle techiz etmeye çalışıyoruz. Atatürk bu müesseseyi yaratmakla, kurduğu büyük binanın istikbâle doğru emin olarak yürümesini temine çalışmıştır.

Halkevleri, Türk halkının her bakımdan yüksek bir hayat ve kültür seviyesine bir an evvel ulaşmak için açılmıştır."
 

3.3.4. Halkevlerinin çalışma şekilleri



(...)
Öz yurdu fethe çıktık işte mânen, yeniden
Bir gönüllü zabittir burdan her köye giden,
Bir zevkin zaferidir köyde her bando sesi
Her Halk Dershanesi bir ayrı irfan cephesi;
Sahnedeki her kadın hemşire ödevinde
Her icadın Tomris kadar kahraman Halkevinde
Şavaş çetinse çetin, şuur tam, enerji bol,
Her Okuma Odası bir ileri karakol;
Kalp ve kafa fethedip geçeceğiz bu yoldan
(...)
Gözümüzün ferinde ülkümüzün alevi
Büyük yarınımıza doğru seferberiz biz
Halk içinde, halk için, halkla beraberiz biz
(...)
Behçet Kemâl ÇAĞLAR

Her Halkevinin çalışmalarını, çalışma yerine göre Halkevi merkezinde ve Halkevi binası dışındaki çalışmalar olarak ikiye ayırabiliriz. Merkez çalışmalarını, çoğu eski Türk Ocağı binaları olan Halkevi binalarının özellikleri belirliyordu. Okuma, konser, spor, tiyatro salonları, kütüphane olup olmaması vs.. Bu imkânlara göre "gece"ler, konferanslar, konserler, müsamereler, spor çalışmaları, sinema, tiyatro gösterileri vs. yapılıyordu.

Halkevleri, merkez binası dışında da büyük etkinlikler gösteriyordu. Bunların en genişi, çeşitli kolların ortaklaşa yaptıkları köy gezileri ve ziyaretleri idi. Spor kolunun yaptığı çeşitli kır sporları ve geniş saha sporları; Halk Dershaneleri ve Kurslar kolunun kahvehanelerden hapishanelere kadar çeşitli yerlerde açtıkları kurslar, çeşitli yerlerde verilen konferanslar, sosyal yardım kolunun çeşitli çalışmaları, çevredeki eski ve tarihî eserlerin araştırılması, dil derlemeleri vs. gibi çok zengin çalışmalar vardı.

Halkevi çalışmalarını bir diğer yönden de şöyle sınıflayabiliriz: Halktan alınanlar ve halka verilenler. Halkevi çalışmaları halka doğru, halka yönelik çalışmalar olduğundan, bir Halkevcinin halktan alacağı ve halka vereceği çok şeyler vardı. Halkevleri halktan dil derlemeleri, türkü derlemeleri, yerel ve millî oyunların derlemeleri, yâni kısaca millî kültürün unsurlarını alıyordu. Halka ise çağdaş uygarlığın gerektirdiği bilgileri veriyor ve böylece halkla kaynaşmaya, millî kültüre bağlı aydın "Türk insanı"nı yetiştirmeye çalışıyordu. Halkevi, Türk halkından bir yandan folklorik derlemeler yaparken aynı zamanda çevrede tarihî ve etnografik araştırmalar yapar; çevrenin sosyo-kültürel kalkınmasıyla olduğu kadar ekonomik kalkınmasıyla da ilgilenirdi.

Halkevlerinin halk eğitimi çalışmaları, dokuz kol üzerinden olmuştur. Çalışmalar genellikle kültürel alanlarda, halkın milletleşme yönünde bilinçlendirilmesi üzerinde olmuştur. Bu çalışmaların yöntemleri hususunda da Batıdaki halk eğitim kurumlarından ve Türkiye'de kendinden önceki halk eğitim kurumlarının, bilhassa Türk Ocakları'nın çalışmalarından geniş ölçüde yararlanmıştır.

Evlerin çalışmalarını, maddî imkânların yetersiz olması büyük ölçüde sınırlandırmıştır. Seyyar kitaplıkların, seyyar sergilerin kurulup gelişmeleri çok geç kalmış; köy gezileri ve diğer yurt gezileri Halkevcilerin gönüllerinden geldiği gibi olmamıştır. İşit-gör araçlarının yetersizliği, salonların yetersizliği de ayrı bir sorundur. Bir Halkevi için radyo sahibi olmak, büyük bir sevinç kaynağı oluyordu. Ankara Halkevinin gösterdiği filmleri ise halk, iki-üç saat ayakta seyrediyordu...

Halkevlerinin daha pek çok maddî ve manevî yetersizlikleri vardı. Ama diğer yandan bu kurumların en büyük avantajları, devletin, özel idarelerin, belediyelerin ve daha bir çok kuruluşların maddî desteğine ve bütün Türk milletinin manevî desteğine sahip olmaları idi. Halkevlerinden önce bu alanda çalışan bütün dernekler kendilerini "feshetmişler"(?) ve bir dernek içinde toplanmışlardır.

Halkevleri çalışmalarının diğer bir karakteristiği de, yaz aylarında büyük şehir Halkevlerinin "nisbî bir durgunluk" geçirmeleridir. Öğrenciler, öğretmenler, memurlar tatillerinden faydalanarak ve izinlerini kullanarak Anadolu'daki daha küçük yerleşim merkezlerine, ailelerinin yanına dönerler ve çalışmalarını taşradaki Halkevlerinde yaparlardı. Büyük kentlerdeki Halkevleri de yazın azalan şehir kalabalığı yerine kâh yakın köyleri Halkevine davet ederek ağırlarlar, telkin gösterileri yaparlar, dertlerini dinlerler; kâh yakın köylere dört başı mamur geziler düzenleyerek halk eğitimine devam ederlerdi.

Halkevlerinin yöneticileri, çalışmalarındaki en büyük engellerin "kuruluş gayelerinden uzaklaşmalar" ve gevşeklikler olduğunu söylemişlerdir.

Çalışmalar sırasında her Halkevi, ancak çalışma yapabilecekleri kolları açarlardı. Bu kollar ve ana çalışma şekilleri şöyle özetlenebilir:

Dil ve Edebiyat Kolu: Kapsamı çok geniş olan bir kol idi. Tarih incelemelerinden her türlü konferanslar, folklor çalışmaları, hattâ yayın çalışmalarını da geniş ölçüde bu kol yapıyordu. 1932 yönetmeliği bu kola şu işleri yüklüyordu: Çevrenin genel bilgisini yükseltecek ve hislere hitabedecek konuşma ve konferanslar düzenlemek; dil, folklor, gelenek-görenek ve tarihleri toplamak, genç uzmanları himaye ve teşvik etmek (27-30. madde).

Bu kolun yaptığı çalışmaların kısaca adlarını saymak bile, bu çalışmaların önemini gösterebilir: dil araştırma ve derlemeleri, tarihî incelemeler ve geziler, folklor çalışmaları, folklor kolleksiyonları ve müzeleri, çeşitli bayramlar ve önemli günleri kutlama, yurt ve millet büyüklerini anma, eski mezar taşlarını inceleme, çeşitli çevre ve köy incelemeleri yapma, konferanslar (önceleri konserlerle karışık), sohbet toplantıları, çok geniş yayın faaliyetlerinde bulunma, Türkçe okuma-yazma kursları açma, muhtaç olan yazarlara ve şairlere yardım, keşfedilen genç kabiliyetleri yayın vasıtalarıyla tanıtmak, çeşitli konularda söylevler, düğün, nişan ve balolar hazırlama, çaylı toplantılar yapma, Millet Mekteplerine devam ettirme, ilköğretim kursları, devrim sergisi ve dersleri, çeşitli amaçlı geziler, yer adlarını Türkçeleştirmek, Türkçe konuşma yarışmaları yapmak, Halkevcilere rehber kitaplar yayınlamak, radyoda folklor ve sanat programları yapmak, çeşitli aile toplantıları düzenlemek, halka öğütler vermek...

Halkevlerinde her yıl yüzbinlerce kişiye binlerce konferans veriliyor, parti genel merkezi büyük Halkevlerinde önemli kişilerin verdiği seri konferanslar düzenliyordu. Ayrıca bu kolun yaptığı araştırma ve incelemeler il merkezlerindeki halkevlerinin çıkardığı dergilerde (51 adet idi) yayınlanıyor hattâ bazıları kitap halinde bastırılıyordu.

Halkevleri, dil çalışmaları yönünden de, âdeta Türk Dil Kurumu ile yarış etmişlerdir.

Güzel San'atlar ("Ar") Kolu: Halkevlerinin en önemli çalışma alanlarından birisi idi. Müzik, resim, heykel, mimari ve süsleme alanlarında sanatkâr ve amatörleri toplamak, yetenekli kişileri himaye etmek, halkın güzel sanatlara sevgi ve ilgisini arttırmak, müzik geceleri düzenlemek, koro çalışmaları yapmak, millî oyun ve türkülerin söz ve notalarını derlemek gibi görevleri vardı. Halkevlerinin aşağı yukarı yüzde sekseninde bu kol çalışır vaziyetteydi. En tanınmış faaliyet biçimi, çeşitli konserlerdi. 1938 yılında Halkevlerinde 1.700'ün üzerinde konser verilmişti. Bazı evlerin koroları ve bandoları olduğu gibi, bazılarının resim atelyeleri bile vardı. Her yerde resim sergileri açılıyordu. Ayrıca parti merkezinin Halkevlerine gönderdiği yüzlerce radyo da, halkın sanat eğitimini tamamlıyordu.

Temsil Kolu: Bu çalışma kolunun esas görevi, üyelerine ve Türk halkına millî tiyatro kültürünü aşılamaktı. Halkevlerinin tiyatrolarında genellikle yerli oyun yazarlarının millî piyesleri oynanıyordu. Atatürk döneminde, Halkevlerinde kukla, karagöz, ortaoyunu gibi geleneksel Türk tiyatrosu fazla yer almamıştır.

Her Halkevi, yetenekli gençlerden bir temsil grubu kuruyor; ama ancak "İdare Heyetinin tespit ettiği" oyunları oynayabiliyordu. Evlerin büyük bir kısmında bu kol kurulmuştu ve meselâ 1938 yılında 1700'den fazla tiyatro gösterisi yapılmıştı.

Halkevlerinde tiyatro gösterilerinin yanı sıra film gösterileri de yapılıyordu. Sinemaya sahip olan Halkevi az olmasına rağmen, pek çok sinema gösterileri düzenlenmiş, "Bir Millet Uyanıyor" filmi uzun yıllar Halkevi perdelerinden seyredilmiştir.

Ayrıca bu kolun çalışmaları arasında çeşitli törenler, balolar, eğlence partileri vs. de vardı.

Spor Kolu: Tek parti döneminde bütün yurttaki spor faaliyetleri de Partinin kontrolünde idi. Cumhuriyet Halk Partisi, Türk Spor Kurumu Teşkilâtı ve Halkevleri aracılığıyla, spor çalışmalarını kendi yönetiyordu. 1932 ve 1936 Yönetmeliklerinde, Halkevlerinde spor ve jimnastiğin halka yayılması, halkın kitle sporuna alıştırılması, kulüp olmayan yerlerde spor kulübü kurulması gibi işler yapılacağı belirtiliyordu.

Halkevlerinde kitap ve fikre önem verildiği kadar spora da önem verilmiş; sokak koşulları, voleybol, basketbol, lıolcs, cirit vs. alanlarında çok önemli çalışmalar yapılmıştır. Halkevinin en çok üye toplayan kollarından biri, bu çalışma kolu idi. En yoğun çalışmayı da futbol alanında göstermiş, ayrıca avcılık ve atıcılık ile sportif geziler alanında da çalışılmıştır. Spor çalışmalarının yanı sıra binlerce spor dersi, spor filmleri, spor bayramları da Halkevlerinde yapılmıştır.

Sosyal Yardım ("İçtimaî Yardım") Kolu: Cumhuriyet Türkiye'sinde dinî hayır kurumları kapatılmış, Kızılay ancak belirli zamanlarda ve belirli yerlerde çalışıyor, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı da ancak bulaşıcı hastalıklarla mücâdele ediyordu. Böyle bir ortamda, sosyal yardım çalışmalarını Halkevleri üstlendi. Hayır kuruluşlarını destekledi, kendi üyesi olan doktorları köylere yolladı, parasız muayeneye alıştırdı; dilencilikle, kumar ve içki ile mücâdele: etti, fakir öğrencilere her çeşit yardımı yaptı, sağlık kurumlarına yardım etti; Şefkat Yurtları, Yoksulları Gözetleme Birlikleri, Yardım Sandıkları gibi çeşitli kurumlar kurdu; sağlık konferansları, çeşitli el sanatları kursları düzenledi.

Halk Dershaneleri ve Kurslar Kolu: En geniş ve doğrudan halk eğitimi çalışması yapan kol, bu dersler ve kurslar kolu idi. Millet Mektepleri'nin tavsamasından sonra yaşlı öğrencileri "Yeni Türk-insan" haline getirmek, Halkevlerinin görevi oldu. Ancak burada Millet Mektepleri'nin aksine, zorlama yoktu, öğretmenler fahrî olarak çalışıyordu.

Her Halkevinin bu çalışma kolunu kurması, kuruluş ve devam etme zorunluluğu idi. Özel bir yönetmeliğe göre açılacak bu kurslar içinde teknik ve uzmanlık okul ve kursları da açılabilecekti (1932 yönetmeliği 45-51. maddeler). Ancak uygulamada bu kolu bütün Halkevleri kurmadılar, hattâ giderek bu kolu çalışmakta olan Halkevi sayısı azaldı.

Bu kol, Halkevi binasının yanı sıra cezaevleri ve kahvehanelerle köylerde de kurslar düzenlemiş, dersler vermiştir, Türkçe okuyup yazma, fizik-kimya, meslek ve sanat, güzel sanatlar, yabancı dil ve orta dereceli okulların öğrencilerine bütünleme kursları açılıyordu. Öyle ki 40 çeşide yakın kurs açılıyor, bunlara onbinlerce kişi devam ediyordu. Bazı Halkevleri, kurslara katılanlara kurs malzemeleri de veriyordu.

Kitaplık ve Yayın Kolu: Halkevlerinin gerçek aynası, bu kolun çalışmaları idi. Hemen her Halkevi bir kütüphane kurmuş, ayrıca yayın çalışmaları da yapmıştır. Avrupa'da Halk Kütüphanelerinin gördüğü görevi, Atatürk Türkiye'sinde Halkevleri üstlenmiştir.

1938 yılında Halkevlerinde 285.000'in üstünde kitap vardı. Halkevi kütüphaneleri ve Okuma Odalarında yüzbinlerce kişi bulunuyordu. Ayrıca her Halkevi, mümkünse bir dergi yayınlıyordu; bu mümkün değilse yöresel gazetelerde bir "Halkevi Köşesi" açılıyordu. Dergilerin yanı sıra kitaplar da yayınlıyorlardı. Taşradaki halkevlerinden başka, CHP'nin Halkevleri Bürosu da bir dizi yayın faaliyetinde bulunuyordu.

Kütüphane ve yayın çalışmalarından başka, o Halkevinde bulunmayan pek çok kolun görevlerini de bu kol üstleniyordu.

Köycülük Kolu: Hem köye modern hayat bilgilerini sokmak, köylü ile aydınların kaynaşmasını sağlamak hem de köylü ile şehirli arasındaki sevgi ve dayanışma bağlarını kurmak, bu çalışma kolunun görevi idi. Şehirlerde köylünün işlerini halletmek, Halkevi merkez çalışmalarına katılmalarını sağlamak için çeşitli bürolar kuruluyor; hem de köylere, çeşitli amaçlı geziler yapılıyordu. Köy gezilerine her koldan bir çok kişi katılıyordu. Her yıl 1000-1500 köy gezisi yapılıyor, köyde kitaplar dağıtılıyor; hastalar muayene edilip ilaçlar veriliyor, ağaçlar dikiliyor, tarım ve hayvancılıkta rehberlik yapılıyordu.

Müzik ve Sergi Kolu: Bir Halkevi, çevresindeki eserleri toplamak, fotoğraf ve model almak, güzel sanatların çeşitli alanlarında millî ürünlerin ve el eşyalarının sergilemesini yapmak bu kolun görevi idi. Gerçekte pek az Halkevinde bu çalışma kolu açılmıştır. Ama açılan kollar çok verimli çalışmışlardır. Çeşitli isimlerle müzeler kurulmuş veya mevcut müzelere bir çok eserler kazandırılmış, turistlere rehberlik yapılmış, folklor araştırmaları yapılmış ve çeşitli tarihî eserlerin ve yerel ürünlerin, yerli malların sergileri açılmıştır.
 
 

3.4. KÖYE UYGUN ÖĞRETMEN YETİŞTİRME ÇABALARI

3.4.1. Köy öğretmen Okullarının Kapatılması



Mustafa Necati Bey, gerek öğretmenlere verdiği yüksek değer, gerekse öğretmen okullarının düzeltilmesi ve yeni öğretmen okulları açılması yönünde büyük çalışmalar göstermiş; 1929 yılında Maarif Vekili olan İsmet Paşa ve Cemal Hüsnü (Taray) Bey de öğretmenlere aynı "Necati tarzında" hitabetmişlerdi,

Ancak Necati Bey'in ölümünden sonra Maarif Vekilliği çalışmalarının genellikle kültür alanına kayması, hattâ giderek "Kültür Vekaleti" adını alması, Dârülfünun sorununuşı tekrar gündeme gelip ülkenin en önemli eğitim sorunu olması, dünya ekonomik bunalımı dolayısıyla hükûmetlerin harcamaları kısması, ilköğretim ve öğretmen sorununu geri plâna itmiştir.

Hattâ Cemal Hüsnü, 1930 yılı bütçe görüşmelerinde öğretmen başına düşen öğrenci sayısının Türkiye'de çok düşük olduğunu, dolayısıyla bir öğretmen fazlalığı içinde bulunduğumuzu bildiriyordu.

Bu hava içinde, Mustafa Necati Bey'in J. Dewey'nin önerilerine göre açtığı, ancak tarım çalışmaları ve diğer uygulamalı dersler, öğretmen ve araç-gereç yokluğundan dolayı güçlendirilemediği için başarısız olan Kayseri-Zencidere Köy Öğretmen Okulu 1932 yılında, Denizli Köy Öğretmen Okulu da 1933 yılında kapatıldı.
 

3.4.2. Köye öğretmen Yetiştirmede Yeni Yolların Aranması



Köycülük çalışmaları

Gerek 1932 yılında Halkevlerinin kurulması ve güçlü bir şekilde köycülük çalışmalarına başlaması, gerekse yıllarca Türk Ocaklarında "köycü doktor" olarak çalışan Reşit Galip'in Maarif Vekili olması, Türkiye'de tekrar köye yönelik bir hareket doğurdu.

O zamana kadar köylerde açılan okullara da, şehirlerdeki öğretmen okullarından yetişen gençler gönderiliyordu. Hattâ bunlar XX. yüzyıl başlarından beri Türk gençliğinde görülen yüksek idealist fikirlerle köye seve seve gidiyorlardı. Ama köyde hayal kırıklığına uğruyorlar, ve maddî manevi bir yalnızlık içinde karamsarlığa düşüyorlar, köy hayatını yadırgayıp çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği şehir hayatını özlüyorlardı. Böyle bir durumda öğretmenler, köyden bir an önce kurtulmak için çeşitli yollar arıyorlar, çevresine uyum sağlamayı ve faydalı olmayı düşünmüyorlardı. Köylüler de aynı şekilde, kendileri gibi yaşamayan, giyinmeyen, yemeyen-içmeyen öğretmeni benimsemiyorlardı. Öğretmenler en küçük bir tatilde şehirlere kaçıyorlardı. Bunda öğretmen okullarının da rolü vardı. Orada gençler köy gerçeğinden tamamen uzak, tamamen teorik olarak yetiştiriliyorlardı.

Bu durum Türk eğitiminde uzun zamandan beri gözlemlendiği için, ta İkinci Meşrûtiyet döneminden beri köy gerçeğine uygun öğretmen yetiştirmek için ayrı öğretmen okulları kurulması öneriliyordu.

Dr. Reşit Galip Maarif Vekili olduktan sonra Bakanlıkta bir "Köy İşleri Komisyonu" kurarak, "devletin köydeki adamı", köyün en aydını olan öğretmenin hangi özelliklere ve görevlere sahip olması gerektiğini araştırdı. Komisyon, Köy öğretmenlerinde şu özelliklerin bulunmasını istiyordu:

Köylüyü devrimci, laik ve cumhuriyetçi inançlarla yetiştirmek ve bunları köylüye benimsetmek.
Köylünün sosyal hayatında ekili olabilmek, medenî kanunun hükümlerini köyde hâkim kılmak, modern görgü kurallarını köylüye öğretmek.
Köyün ekonomik hayatını etkileyebilmek, ileri tarım yöntemlerini, pazar ilişkilerini onlara anlatmak.
Köyün aydını olmak, öğretmenliğin bütün özelliklerine sahip olup bunları göstermek.

Bir köy öğretmeninin bunları başarabilmesi için kendine yol gösterecek rehberlere ve bunları başarabilecek yetenekleri kazandıran bir eğitime ihtiyaç vardır. Yoksa köyde kendisinden beklenen düşünüş ve yaşayış inkılâbını gerçekleştiremez.

1929'dan sonra başlayan, kültür inkılâpları döneminde Anadolu insanının dil yönünden, tarih yönünden, ideoloji yönünden, güzel sanatlar yönünden Atatürk'ün gösterdiği ilkelere, CHP'nin, ve yeni devletin ana prensiplerine göre eğitilmesi, bütün inkılâpların köylerde de uygulanması isteniyordu. Halkevlerinin çalışmaları ise genellikle şehir ve kasabalara has kalıyor, köycülük kollarının çalışmaları bu yolda yeterli sayılmıyordu. Her köye bir öğretmen gönderilmesi isteniyordu.

Ancak köycülük çalışmaları da Anadolu köylerinin yerleşme özelliklerini ve çeşitli büyüklüklerde 40.000'den fazla köysel yerleşme biriminin varlığını ortaya çıkarıyordu. Bu kadar dağınık birime devlet hizmetlerinin götürülmesi çok zor olacaktı. Türk köylerinin bu durumu Tarım ve Sağlık bakanlıklarında sık sık söz konusu ediliyordu. Türkiye, bu kadar çok köye devlet hizmetlerini götürmede yeni bir yol bulmalı idi.

Türk Düşünürlerinin ve Yabancı Uzmanların Yeni Yollar Göstermeleri

Köycülük çalışmalarının yanı sıra, bu sorunla ilgilenen Türk düşünürleri de yeni yollar aramaya devam ediyorlardı. O yıllarda Hıfzırrahman Raşit, Köy Yüksek Okullarının kurulmasını ve üniversite öğrencilerinin köylere gönderilmesi gibi fikirler, Nusret Köymen Meksika Köy Rehberleri Okulu projesi, Kâzım Nami Lehistan ve Cezayir'deki köy öğretmeni yetiştirme projelerini örnek olarak gösteriyorlar; Vedat Nedim (Tör) de kooperatifçilikten yararlanılmasını istiyordu. Bedii Ziya (Egemen) köylüyü eğitmenin Türkiye için önemini vurguluyor, Yunus Nadi, köy ilköğretiminin ilkelerini ve köy öğretmeninin özelliklerini araştırıyordu.

Halil Fikret (Kanad) de ne yayın organlarının ne memurların ne de Partinin ve öğretmen okulu çıkışlı öğretmenlerin inkılâpları köylere yerleştiremeyeceğini; köye yeni tip öğretmenler yetiştirilmesi gerektiğini bildirerek şu modeli öneriyordu: Şehirlerden uzakta, geri kalmış köylerde hattâ bataklık kenarlarında yeni tip okullar kurmalıdır. Geniş topraklar üzerinde her türlü tarım çalışması, kooperatifçilik ve kültür dersleri verilerek köylü çocukları buralarda altı yıl okutulmalı ve buradan çıkanlar köye gönderilmelidir. Köyde ancak bunlar başarılı olurlar.

Bu arada 1937 yılında Bakanlığın İlköğretim Dairesi de Bakana sunulmak üzere hazırladığı bir muhtırada, yeni tip köy öğretmeni yetiştirmek için yeni tip köy öğretmen okulları kurulmasından bahsediyordu.

İktisat Vekili Celâl Bayar tarafından davet edilip, Türkiye'ye geniş bir kalkınma raporn hazırlayan Amerikan Heyeti, raporlarının eğitim kısmında köy öğretmen okullarının kapatıldığını, ancak köye öğretmen bulmak için başka vasıtaların denemesini istiyordu.

1933 başında, Türkiye'de ilköğretim sistemini ve ilkokulları incelemek için getirilen ve 1934 yılına kadar incelemeler yapıp Bakanlığa bir rapor veren Berly Parker de, Raporunda genel görüşlerin zıddına, köy öğretmenleri yetiştirmek için ayrı bir okula gerek olmadığını, çünkü Türkiye'deki köy ve şehrin ortak sorunlarının, köyün yalnız başına olan sorunlarından daha çok ve önemli olduğunu, köylerin, şehirlerin sayfiyesi olduğunu belirtiyordu.

1934'te CHP Meclis grup toplantısında da ilköğretim ve cehaletle mücâdele konuları tartışılıyor ve Parker doğrultusunda, köy okulları için ayrı bir öğretmene ihtiyaç olmadığına karar veriliyordu.

Karara göre, çocukları yetiştirmede ayrı ayrı usuller yoktu. Köy öğretmeni yetiştirilmesini isteyenler, öğretmenlerin köye girmesine ve köy çocuklarının, çevrelerinden koparılmadan, çevrelerine uygun olarak eğitilmesi nedenlerine dayanıyorlardı ki, bu eksikler, var olan öğretmen okullarında daha bilinçli bir çalışma ile ortadan kaldırılabilirdi. Bütün öğretmen okulu öğrencileri yurdun her yanına gidip çalışacak şekilde yetiştirilecek, en ağır şartlarda bile bunu başaracağına inandırılacaktır. Öğretmen okulu programında tarım ve sağlık eğitimine fazla yer verilmeli, öncelikle sık sık köylere götürülmeli, köy havası ve şartlarına alıştırılmalıdır.

Parti Meclis Grubu öğretmen okullarının dışında ortaokul ve lise çıkışlıların Pedagoji Kurslarına alınarak ve Orta Tarım Okullarına pedagoji dersleri konularak, bunlardan ilkokul öğretmeni yetiştirilmesi tavsiye ediliyordu.

Köy Eğitmenleri Kursları

1935 yılında Saffet Arıkan Kültür Bakanı olunca, İlköğretim Genel Müdürlüğü'ne vekaleten İsmayil Hakkı Tonguç'u getirdi. Bakan, Mecliste bütçe dolayısıyla eğitimin genel durumunu izah ederken köy çocuklarının ancak % 25'inin okullaşabildiğini, eğer o günkü şekilde çalışmaya devam edilirse her köye bir öğretmen yetiştirmek için yüz yıl beklenmesi gerektiğini açıklıyordu.

1934 yılında Cumhurbaşkanlığı Muhafız Kıtasında, İsmail Hakkı Tekçe paşanın erlere okuma-yazma öğretmedeki gayretleri ve buradan terhis olanların köylerde okuma-yazma öğretmeye başlamaları ve bir zamanlar Prusya ordusunda da, askerde eğitilen askerlerden terhis olunduktan sonra öğretmen olarak yararlanma uygulamasının başarılı olması üzerine, Atatürk, Saffet Bey'e ordunun zeki çavuşlarının kısa süreli kurslardan geçirildikten sonra köylere "eğitmen" olarak atanmalarını teklif etmiştir.

Bunun uygulanmasına da 1936 yılında başlandı. Ankara Mürtet ovası köylerinden askerliklerini yapan 80 genç, o sırada yedeksubay olarak askerliğini yapan Emin Soysal'ın, idaresinde Çifteler Harasında sekiz aylık bir Eğitmenler Kursuna alındı.

Bu kursun yarısında, çalışmaları basına ve kamu oyuna tanıtmak için bir deneme dersi gösterisi düzenlendi. Burada hareket çok beğenildi, ekonomik bulundu. Falih Rıfkı Atay, bu deneme dersinden sonra şöyle yazıyordu:

"Garplı Türk köylüsü, köyünde, köyünün içinde terbiyecileri tarafından yetiştirilecektir. Cumhuriyetin bu rehberi eski köy imamının yerini tutacak, köyde partinin ve hükûmetin halkası olacaktır. Toprak halkının kalkınmasına hizmet edecek, her şey onlar vasıtası ile kolaylıkla Türkiye ölçüsüııde tatbik olunabilecektir."

O zaman her köyden bir gencin eğitmen olarak, bir genç kızın da sağlık hizmetleri için, seçilip yetiştirilmesi düşünülüyordu.

Sekiz aylık kurs sonunda başarılı olanların diplomaları Ankara Gazi İstasyonu İlkokulunda, Başbakan dışında bütün bakanların katıldığı bir törende, bir örnek ders denemesinden sonra, askerce yapılan kimlik yoklamzsının arkasından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından verilmişti. Bakan, "Kolomb'un yumurtasını bulup yerine oturtmuş olduk" diyordu. Falih Rıfkı ve başkaları, bu törenin ertesi günü yazdıkları yazılarda, hareketin ilk başarılarını coşkuyla ilân ediyorlardı.

Oysa bu işe girişilmeden önce Talim ve Terbiye Dairesi Başkanı İhsan Sungu, "Sanki bütün köylüler Ulus Meydanına toplanmış da 'Eğitmen istiyoruz' diye bağırıyorlarmış gibi dağı taşı öğretmen mi yapacağız" diye sinirli sinirli konuşurken, Tonguç bile "Ne yapalım Hocam, bu iş önce Talim ve Tcrbiye Dairesi olarak sizin işiniz" diye kaçamak ve dâvâyı benimsemez görünüyordu. Hattâ bu eğitmenleri yetiştirme işini, Emin Soysal'dan, başkası üzerine almamıştır.

Ankara çevresindeki köylere yerleştirilen bu eğitmenler bizzat Bakan ve müfettişler tarafından sürekli denetleniyorlar ve kursta tamamlayamadıkları eksikliklerini kendi kendilerine çalışarak telafi ediyorlardı. Bakanlık da bu eğitmenleri biraz da iş-başında eğitmek için gezici başöğretmenler tayin ediyor, seminerler düzenliyordu.

Daha sonra ise, bu kursların ders kitapları ve programları hazırlanmış; Emin Soysal, Hıfzırrahman Raşit, Mehmet Tuğrul vs. "Birinci Yıl", "İkinci Yıl", "Üçüncü Yıl" adı altında üç kitap hazırlayıp dağıtmışlar, eğitmenli köylerin, okul, işlik ve köy konağından oluşan yapı projeleri hazırlanmış; 11.6.1937 tarihinde de bir "Köy Eğitimenleri Kânûnu" çıkartılmıştır.

Bu yasaya göre eğitmenler, nüfusları öğretmen gönderlimesine elverişli olmayan köylerin eğitimi ve öğretiminin yanı sıra tarım işlerinde de köylülere rehberlik etmeleri için yetiştirillecekti. Eğitmenleri yetiştiren kurslar Maarif ve Ziraat Vekâletleri tarafından tarım işleri yaptırmaya elverişli okul ve çiftliklerde açılacak; harcamaları da bu iki Bakanlık bütçesinden karşılanacaktı. Bu kursların öğretmenleri, ilkokul öğretmenleri ve ilköğretim müfettişleri arasından seçilecekti.

Eğitmenli köyler bölge bölge gruplandırılarak başlarına, kurslarda görevli öğretmen ve müfettişlerden biri başöğretmen olarak atanacak, işbaşında eğitim yapacaklardı. Eğitmenlere, maaşlarının yanı sıra parasız tohum, fidan, damızlık ve tarım âletleri de verilecekti.

Kurslarda okuma-yazma, aritmetik, yurt ve yaşama bilgisi gibi kültür derslerinin yanı sıra tarla ve bahçe tarımı, bahçıvanlık, bağcılık, hayvan yetiştiriciliği, arıcılık vs.. gibi tarım dersleri de veriliyordu.

Bu, köy eğitmeni yetiştirme kursları 1946 yılına kadar çeşitli yerlerde açılarak devam etmiş, 8.675 eğitmen yetiştirmiştir.

Köy Öğretmen Okulları

Eğitmen gönderilemeyecek derecede büyük (nüfusu 400'den fazla) köylere öğretmen yetiştirmek için de, gene Saffet Arıkan'ın girişimleriyle 1937 yılında, biri Amerikalılardan alınma bir kolej binası olan İzmir-Kızılçullu'da, öbürü Eskişehir-Mahmudiye hara binalarının bir kısınında iki Köy öğretmen Okulu açıldı.

Müfredat programları, yönetmeliği, teşkilât kânunu hazırlanmadan, oradaki öğretim kadrosunun tutumuna bırakılarak açılan bu kurumlardan çok şey bekleniyordu. Bakan, buradan çıkanların yalnız öğretmen yetişmeyeceğini, başarılı olanların devlet liselerinde üniversiteye hazırlanacağını, hattâ Sorbon'a bile gidebileceklerini söylüyordu.

Bu okulların ilk adı "Köy Eğitim Yurdu" idi. Üç yıllık köy ilkokullarından çıkanlar alınıyor, buralada beş yıllık ilkokul öğretimi tamamlatıldıktan sonra, üç yıllık bir ortaöğretim veriliyordu. Bu öğretimde genel derslerin yanında bazı zanaatlar ve tarım işleri uygulama tarzında öğretiliyordu. Bu okulların eğitmen yetiştirme bölümleri de vardı ve 1938 yılı başında bu bölüme köylü kızlar ve kadınlar da alınmaya başlanmıştı.

Bu Köy öğretmen Okulları, daha sonra "Köy Enstitüleri" adı altında gelişmişlerdir.

SONUÇ



Türk eğitim tarihinin uzun akışı içinde yakın çağlarda meydana gelen olaylara bakıldığında TBMM'nin kuruluşundan Atatürk'ün ölümüne kadar geçen zamana "Atatürk Devri" demek çok uygun olacaktır. Bu devir, Türk eğitimine Osmanlı Maarif Nezaretinin egemen olduğu, en azından, 1918-19'ların havasından ayrı olduğu gibi; Atatürk'ün ölümünden sonra İnönü'nün cumhurbaşkanı olduğu dönemde kurulan hükûmetlerin ve onların Maarif Vekili Hasan Ali Yücel'in eğitim politikasından da ayrıdır.

Türk eğitiminde Atatürk Devri, yeni Türk Cumhuriyetinin kuruluşu olan 29 Ekim 1923'ten çok önce başlar. Hattâ Mustafa Kemâl, esas genel eğitim ilkelerini Cumhuriyetin kuruluş tarihinden önce açıklamıştır. Bu nedenle, Türk eğitim tarihinde Atatürk devri, 1920 yılında TBMM'nin kurulmasıyla başlar.

Atatürk devri, Türkiye'nin Batılılaşma oluşumunda, tartışmaların bitip kesin kararların verildiği devirdir; inkılâplar dönemidir.

Hem dış düşmanlara, hem de onların zorakî müttefiki İstanbul yönetimi ve Anadolu'daki isyancı gruplar karşısında verilen savaş kesin zafere ulaştıktan sonra; hattâ bu savaş sırasında, kurulacak yeni devletin temellerini sağlam esaslara oturtmak için, her alanda olduğu gibi eğitim alanında da bir çok çalışmalar yapılıyordu. Bu çalışmalarda baştan sona Atatürk'ün görüşleri ve direktifleri rehber olmuştur. Bütün inkılâplar Atatürk'ün işaretiyle, onun girişimiyle ve şapka inkılâbında, yazı inkılâbında, dil ve tarih anlayışı inkılâbında olduğu gibi onun önderliğinde yapılmıştır.

1920-1938 arasında, hemen bütün devlet icraatlarının arkasında Atatürk vardır. Gene bu dönemin büyük kısmında Mustafa Kemâl zihniyetini tam olarak kavrayan, ruhlarında duyan; bu yola açık biçimde canlarını koymuş, hepsi de İstiklâl Mahkemelerinde hâkimlik yapmış öğretmen Vasıf (Çınar), Avukat-öğretmen Mustafa Necati ve "Köycü Doktor" Reşit Galip vardır. Medreselerin kapatılmasında ve laik eğitimin yerleşmesinde, yazı ve üniversite inkılâplarının hiç pürüzsüz uygulanmasında bu Atatürk devrimcisi bakanların büyük payı vardır ve üçü de şimdi Cebeci Mezarlığında yan yana yatmaktadırlar.

Ayrıca Cumhuriyetin ilânından önce ülkeyi inkılâplara hazır bir hale getiren İsmail Safa (Özler) ve köy eğitimi ve öğretmeni sorununu çözmeye yönelik kurumların temelini atan Saffet Arıkan da Atatürk devri Türk eğitimine damgasını vuran bakanlar olmuşlardır.

Atatürk devrinde eğitim, önce kendi içindeki her türlü ikilik ve ayrılık hareketlerini ortadan kaldırmış, sonra ülke birliğini sağlamaya yönelmiştir. Bütün okullar Türk devlet ideolojisi doğrultusunda, Atatürk ilkeleri ve o dönemin tek partisi olan CHP ilkeleri doğrultusunda; Osmanlı devrinden ve medreselerden kalma gerici zihniyete ve her türlü yabancı ideolojiye karşı Türk milletinin birliğini sağlamaya yönelmiştir.

Yazı inkılâbı, dil ve tarih hareketleri bu birliğin fikrî temellerini hazırlamışlardır. Yeni tarih ve sanat anlayışını, Atatürk inkılâplarını ve parti ideolojisini halka anlatmada ve köylere kadar yaymada, köylü-şehirli ve halk-aydın birliğini sağlamada Halkevlerinin büyük gayretleri olmuştur.

Atatürk devrinde girişilen eğitim inkılâplarının hepsi tam başarıya ulaşmıştır. Hem de çok hızlı ve taviz vermez bir şekilde! Bunda, Atatürkçü eğitim bakanlarının büyük payı vardır.

Batılılaşma döneminin bütün müzminleşen tartışma ve sorunlarını kesin ve berrak bir biçimde sonuca ulaştıran, ürünlerini alan Atatürk devri; eğitim alanında geriye, Batılılaşma dönemine ışık tuttuğu gibi ileriye, yeni Türk eğitiminin gitmesi gereken yola da ışık tutmakta, aydınlatmakta, göstermektedir.
 

KAYNAKLARDAN SEÇMELER
1. KİTAPLAR, MAKALELER



Abdullah Battal (Taymas). Harflerimizin Müdafaası, İstanbul 1926.
Abdülfeyyaz Tevfik. "Prof. Malş'ın Raporu ve eski bir münakaşa", Cumhuriyet gaz., 18.6.1932.
—————. "Noksan, Dârülfünunda değil lise teşkilâtında", Cumhuriyet gaz., 30.7.1932.
Ağaoğlu Ahmet. "Maarif Vekâletinde", Hakimiyeti Milliye gaz., 22.1.1926.
—————. "Maarif Eminlikleri ve umumî müfettişlikler", Hakimiyeti Milliye gaz., 13.11.1926.
—————. "İstanbul'da intibah adımları", Hakimiyeti Milliye gaz., 4.1.1924.
—————. "Hukuk Mektebinde", Milliyet gaz., 8.11.1926.
Ahmet Cevdet. "Papas mektepleri", İkdam gaz., 9.4.1924.
—————. "Muhtelit mektepler", İkdam gaz., 2.7.1924.
—————. "Bursa'daki vak'a", İkdam gaz., 22.2.1927
—————. "Hayat Mektepleri ve; Maarif Vekâleti", İkdam gaz., 1.5.1924.
—————. "Hayat Mektepleri", İkdam gaz., 12.2 1927.
—————. "Maarif Müfettişleri Kongresi", İkdam gaz., 9.5.1925.
—————. "Dârülfünun'un ıslahı", İkdam gaz., 9.3.1925.
—————. "Halk dershanesi", İkdam gaz., 10.10.1926.
—————. "Yeni yazı ve imlâmıza dair", Vakit gaz., 14.9.1928.
—————. "Mütehassıslar", İkdam gaz., 8.8.1924, 11.9.1924.
—————. "Ecnebilere bir milyon lira", İkdam gaz., 16.1.1924.
—————. "Ankara'da yeni Hukuk Mektebi", İkdam gaz., 7.11.1925.
Ahmet Edip. "Maarifte istikamet", Hakimiyeti Milliye gaz., 20.12.1922.
Ahmet Emin. "Papas mektepleri ve Fransa", Vatan gaz., 9.4.1924.
—————. "Muallimler ve idare-i hususiye", Vatan gaz., 21.7.1924.
—————. "Dârülfünun münakaşaları", Vatan gaz., 1.5.1925.
Ahmet Halit (Muallim). "İbtidaî mekteplerimizin ıslahı ve tâlî mektepler", Hakimiyeti Milliye gaz., 28,29,30.5.1923.
Ahmet İhsan."Harf seferberliğimiz", Milliyet gaz., 23.1.1929.
—————. "Türkiye'de katolik propagandası", İkdam gaz., 9,11,18,20,23.4.1924.
Ahmet Şükrü. "Maarif siyasetimizin hedefleri ve vazifeleri" (Vasıf Bey ile mülâkat), Vatan gaz., 5.4.1924.
Dr. Akil Muhtar. Dârülfünunumuz Hakkında Bazı Mülâhazat, İstanbul 1340.
Akkutay, Ü. Millî Eğitimde Yabancı Uzman Raporları -Atatürk Dönemi-. Ankara: Avni Akyol Ümit Kültür ve Eğitim Vakfı yay. 1996.
Akyüz, Yahya. Türkiye'de öğretmenlerin Toplumsal Değişmedeki Etkileri (1848-1940), Ankara 1978.
Albayrak, M. Millet Mektepleri 1928-1935, Ankara 1978 (DTCF, T.C. Devrim Tarihi ve Anayasa Kürsüsünde lisans tezi).
Ali Canip (Yöntem)."Liselerde edebiyat programlarına dair", Vakit gaz., 16.8.1927.
Ali Haydar (Taner)."Muallimlik bir meslek olmalıdır" (Konferans metni), Son Telgraf, gaz.,12.12.1340.
—————. "İlk mekteplerin yeni ders programı", Hakimiyeti Milliye gaz., 19.10.1926.
Ali Haydar Emir. "Türkçe saitleri ve lâtin alfabesi", Vakit 12,13.4.1926.
Ali Süreyya. "Mütehassıslar". İkdam gaz., 25.7.1929
Ali Şerif. Lâtin hurufu lisanımıza kâbil-i tatbik midir?, İstanbul 1340.
Ankara Halkevi. Cumhuriyetin 10. Yıldönümü, Ankara 1933.
Arıburnu, K. (yay.) Millî Mücâdele ve İnkılâplarla İlgili Kânûnlar, Ankara 1957.
Atatürk, Kemâl. Nutuk, 2. cilt, İstanbul 1962 (5. baskı).
—————. Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri. (Haz. N. Arsan), Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü yay., 2 cilt, Ankara,1961.
Atatürk'ten Hâtıralar, Cumhuriyet gaz. yay. İstanbul 1949.
Atay, F.Rıfkı. "Yeni yazı", Türk Dili, II,23(1953), S.718.
—————. "Köy terbiyecileri", Ulus gaz., 19.11.1936.
Avram Galanti. "Türk inkılâbında parlak bir zafer daha!", Hakimiyeti Milliye gaz., 28.2.1926.
—————. Türkçede Arabi ve Lâtin Harfleri ve İmlâ Meselesi. İstanbul 1341.
—————. Arabî Harfler Terakkimize Mâni Değildir, İstanbul 1927.
Ayas, Nevzat. Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitimi-Kuruluşlar ve Tarihçeler, Ankara 1946.
Ayaz İshakî. "Arap ve Lâtin Elifbalarını Mukayese", İkdam gaz., 14,17.3.1926.
Aydoğdu, Muallim. "Maarif siyaseti-Muallimler meselesi", Hakimiyeti Milliye gaz., 3.1.1923.
Aytaç, Kemâl. Çağdaş Eğitim Akımları, DTCF yay. Ankara 1976.
—————. İngiltere, İsveç, Fransa ve Fedaral Almanya'da Okul Reformları ve Okul Kuruluş Sistemlerinde Demokratlaşma Temayülleri, İstanbul 1975 (2. baskı).
————— (Yay.). Gazi M.Kemal Atatürk Eğitim Politikası Üzerine Konuşmalar. Ankara: Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü yay. 1984.
Baltacıoğlu, İ. H. Halkın Evi, CHP Halkevleri Bürosu yay., Ankara 1950.
Başgöz, İ-Wilson, H.E. Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Atatürk, Ankara 1968.
Baydar, Mustafa. Atatürk Diyor ki, İstanbul 1960.
Baydar, N. "Ankara'da açılacak ikinci Tıp Fakültesi", Ulus gaz., 6/6/1937.
—————. "Tiyatro ve Opera Mektebi", Ulus gaz., 7.11.1937.
Bedii Ziya (Egemen). "Köy pedagojisi ve Türkiye için ne önemi vardır?" Hakimiyeti Milliye gaz., 22.6.1932; 4,21.8.1932; 2.10.1932; 13.4.1933.
Bilgiç, Emin. "Halkevleri ve Halkodaları", Ülkü, 7,75(1944), S.12-15.
Bilsel, Cemil. İstanbul Üniversitesi Tarihi, İstanbul: İstanbul Üni. Yay. 1943
Birinci Türk Dili Kurultayı Müzakere Zabıtları, İstanbul 1933.
Buhud Habif. "Musevi mekteplerinde Türkçe tedrisat mümkün ve doğrudur. Akşam gaz., 22.6.1924.
Bursa Seyahati, Mekâtib-i İbtidaiye Muallimleri Cemiyeti yay. İstanbul,1339.
Buyse, Omar. "Meslekî ve Teknik Öğretim Hakkında Rapor ve Projeler", Maarif Vekaleti Mecmusı, 13 ve 14,(1927) sayılar;
—————. Teknik Öğretim Hakkında Rapor (1927). İstanbul 1939 baskısı da yapılmıştır.
Celâl Esat. "Yeni Maarif Kanunu münasebetiyle", Akşam gaz., 20.10.1924.
Celâl Nuri. "Türk inkılâbının yeni bir safhası", İkdam gaz., 5,6,7.8.1928.
Celâl Nuri. "Harf inkılâbı. Elde edilen neticeler", İkdam gaz., 18.12.1928.
CHF Umumi İdare Heyeti. Halkevleri Talimatnamesi, Ankara 1932.
CHP Halkevleri Bürosu. Halkevi ve Halkodası (1932-1942), İstanbul t.y.
Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve Millî Eğitim Bakanlarının Millî Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, 3 cilt, Ankara: Millî Eğitim Bakanlığı yay. 1946.
Çağlar, B.K. "Halkevinin çocuğu", Ülkü, 9,49(1937), S.26-27.
—————. "Ülkü ve kültür yuvaları", Ülkü, 7,75(1944), S.16.
Çankaya, M. Ali. Yeni Mülkiye ve Mülkiyeliler Tarihi I, Ankara 1968.
Çeçen, Anıl. Halkevleri. Ankara: Gündoğan Yay. 1990.
Dervişoğlu. "Maarif Vekili-Tevhid-i Efkâr Dâvâsı", Tanin gaz., 16.10.1924; 3,10,13,17.11.1924.
Dewey, John. Türkiye Maarifi Hakkında Rapor, İstanbul 1939.
Dikeçoğlu. "Liselerde mezuniyet ve bakalorya imtihanları", İkdam gaz., 20.11.1926.
Dil Encümeni.Elifba Raporu, İstanbul 1928.
Dilâçar, Agop. "Atatürk ve Türkçe", Atatürk ve Türk Dili içinde, Ankara 1963, S.41-52.
Duru, M.C. Sosyal Yardım, İstanbul 1939.
Edhem Ruhi."Acı bir hakikat", İkdam gaz., 31.1.1925.
Edip Rıza. "Lâtin harflerinin dilimize tatbiki hakkında", Vakit gaz., 1.5.1928.
Elman, A.S. Dr. Reşit Galip, Ankara 1955 (2. baskı).
Emin Ali."Heyet-i İlmiye ve tarih programları", Son Telgraf gaz., 4.7.1340.
Emin Bey (Maarif Vekaleti Müsteşar yard.). "İlk tedisat" (Konferans metni), Akşam gaz., 15.9.1926.
Ergin, Osman. İstanbul Mektepleri ve İlim, Terbiye ve Sanat Müesseseleri -dolayısıyla- Türkiye Maarif Tarihi IV, V. cilt. İstanbul 1977 (2. baskı).
Ergün, M. Halk Eğitimi va Türkiye'de Halkevleri, Ankara 1971 (DTCF Pedagoji Kürsüsünde lisans tezi).
—————. İkinci Meşrutiyet Devrinde Eğitim Hareketleri (1909- 1914), Ankara 1996.
Ertop, Konur. "Atatürk devriminde Türk dili", Atatürk ve Türk Dili içinde, Ankara 1963, S.53-100.
Falih Rıfkı (Atay)."Maarifte yeni teşebbüs". Hakimiyeti Milliye gaz., 10.9.1926.
—————. "Ahlâk mücâdelesi", Hakimiyeti Milliye gaz., 23.7.1926.
—————. "Dârülfünun", Hakimiyeti Milliye gaz., 28.4.1925.
—————. "Lâtin harfleri", Milliyet gaz., 12.3.1926, 10.4.1926.
—————. "Yeni yazı ve doğru imlâ", Milliyet gaz., 21-27.9.1928.
Ferriere, A. Faal Usuller ve Yeni Türkiye Mektepleri (M. Baha çev.) İstanbul 1932.
—————. "Terbiye sistemimiz hakkında bir konferans", Ulus gaz., 3.9.1939.
Frey, Prof. "El işleri, İş mektebi ve tedrisatı hakkında rapor", Maarif Vekaleti Mecmuası 9(1926), S.45-52.
Galip Bahtiyar."Türk Dârülfünun'u nasıl olmalıdır?", Milliyet gaz., 5.3.1928.
Galip Ata."Muhtelif tedrisat mes'elesi - Hanımların tıp tahsili", Büyük Mecmua, 12(1919), S.188-190.
Gökay, F.K. "Ankara Tıp Fakültesi", Cumhuriyet gaz., 20.5.1935; 13.6.1935; 11.7.1935.
Gökyay,O.Ş. Devlet Konservatuvarı Tarihçesi, Ankara 1941.
Günaltay, Ş. "Atatürk'ün tarihçiliği ve fahrî profesörlüğü hakkında bir hâtıra", Belleten, 3,10(1939), S.273-274.
Hafızî Tevfik. "Orta tedrisatımızda edebiyat", Vakit gaz., 3,24.7.1927.
Halil Fikret (Kanad). "Yarının muallimleri nasıl yetişmeli?", Kurun (Vakit) gaz., 24-27.3.1935.
Hamit Nuri. "Dârülfünun Kânûnu", İkdam gaz.,19.9.1927.
Hakkı Tarık ( Us). "Muallimler Kongresi", Son Telgraf gaz., 7.8.1340.
Hasan Ali (Yücel). "Maarifte bir inkılâp", Hakimiyeti Milliye gaz., 17.8.1923.
Hatipoğlu, V. "Atatürk'ün dilciliği", Atatürk ve Türk Dili içinde, Ankara 1963, S.9-22.
Hilmi Ziya (Ülken). "Türk Dârülfünunu nasıl olmalıdır", Milliyet gaz., 7.2.1928.
Hirş, Dr. E. Dünya Üniversiteleri ve Türkiye'de Üniversitelerin Gelişmesi I, İstanbul:Ankara Üniversitesi yay. 1950.
H.N. (Halil Nimetullah). "Tekâmül-ü tabiî ve kadın mes'elesi", İleri gaz., 25.10.1919.
H.N. (Halil Nimetullah). "Maarifin haklı bir talebi", İkdam gaz., 3.1.1925.
Hüseyin Cahit (Yalçın). "Vahdet-i tedris", Tanin gaz., 5.3.1924.
—————. "Maarif Vekili mes'elesi", Tanin gaz., 26.10.1924.
—————. "Lâtin harfleri", Tanin gaz., 6, 15.3.1924.
—————. "Maarif müşaviri", Tanin gaz., 27.5.1924.
—————. "Ecnebi mütehassıslar", Tanin gaz., 1.3.1924; 4.11.1924.
Hüseyin Rahmi (Gürpınar). "Akademi mes'elesi", Vakit gaz., 9,17,25.10.1927.
H.T. "Sultani mekteplerinin ıslahı", Akşam gaz., 7.10.1920.
İhsan Altay. "Yüksek Muallim Mektebi" Cumhuriyet gaz., 28.9.1924.
İbrahim Alaattin (Gövsa). "Meslek mektepleri" İkdam gaz., 3.6.1928.
İnan, Afet. "A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin kuruluş hazırlıkları ve açılışı", Cumhuriyet'in 50. Yıldönümünü Anma Kitabı'nda. Ankara 1974, S.3-52.
İnan, M. Rauf. Mustafa Necati, Türkiye İş Bankası yay. Ankara 1980.
İsmayıl Hakkı (Baltacıoğlu)."Maarif mıntıkaları", Akşam gaz., 24.9.1923.
—————. "Sanayi-i Nefise Encümeni Hakkında", Maarif Vekâleti Mecmuası, 8(1926), S.49-55.
—————. "Müşterek terbiye", Akşam gaz., 1.7.1924.
—————. "Daha nasıl vâzıh olmalı?", Akşam gaz., 8.7.1924.
—————. "Ecnebi mütehassıslar", Akşam gaz., 20.6.1924.
—————. "Dârülelhan ve musiki tedrisatımız", Akşam' gaz., 14.9.1924.
İsmail Hakkı (Beyleri Erkek Numune Mektebi Müd.) "İbtidailerde tedrisat", Son Telgraf gaz., 18.11.1340.
İsmail Müştak. "Müşterek terbiye", Tanin gaz., 9.17.1924.
—————. "Arnavutköyündeki Amerikan Kolejini Ziyaret", Tanin gaz., 22.9.1924.
Dr. İsmail Şükrü. "Yeni dünyaya yeni bir yazı", İkdam gaz., 10.2.1926.
Kansu, M. Müfid. Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber I, Ankara 1966.
Karal, E.Z. Atatürk'ten Düşünceler, Türkiye İş Bankası yay. Ankara 1956.
Kaya, Kemâl. Toplu Tedris Hareketleri, İstanbul 1939.
Kâzım Nami (Duru). "Terbiye buharanı", Cumhuriyet gaz., 28.7.1925.
—————. "Lâik devlet -Lâik Mektep", Tanin gaz., 18.10.1924.
—————. "Muhtelit terbiye", Resimli Şark, 13(1932), S.9-11.
—————. "Lâtin harfleri mi?" Vakit gaz., 15.3.1924.
—————. "Bir münakaşanın mabadi", Cumhuriyet gaz., 13.7.1932.
Kenan. "Halk mektepleri", İkdam gaz., 24.2.1924.
Dr. Kerim. "Dârülfünun nasıl olmalıdır", Milliyet gaz., 15.2.1928.
Kılıçzade Hakkı. "İzmir Kongresinde Lâtin Harfleri", İçtihat, 154(1.6.1339),155 (1.7.1339), 156(1.8.1339).
Koçer, H.A. Türkiye'de Öğretmen Yetiştirme Problemi, Ankara 1967.
Köprülüzâde M. Fuat. "Dilimiz ve Lâtin harfleri mes'elesi", İkdam gaz., 4, 10,11,15,18,21,25.12.1926.
Köprülü, M. Fuat. "Halkevlerinin içtimaî rolü", Ülkü, 14,84 (1940), s.481-483.
Kühne, Dr. A. "Türkiye'de meslekî. terbiyenin inkişafına dair Rapor", Maarif Vekâleti Mecmuası, 12(1927), s.1-17.
Korkmaz, Z. Türk Dilinin Tarihî Akışı İçinde Atatürk ve Dil Devrimi, DTCF yay. Ankara 1963.
—————. Cumhuriyet Döneminde Türk Dili, DTCF yay. Ankara 1974.
Kühne, A. Meslek Terbiyenin İnkişafına Dair Rapor. Ankara 1939
Kültür Vekaleti. Köy Eğitimeni Yetiştirme Kursları Programı, İstanbul 1938.
Levent, A.S. Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleştirme Evreleri, Ankara 1960.
Mahmut (Siirt Mebusu). "Muallimler Kongresi münasebetiyle", Hakimiyeti Milliye gaz., 22.8.1924.
—————. "Ankara Hukuk Mektebi", Hakimiyeti Milliye gaz., 29.3.1925.
—————. "Türk Dârülfünunu nasıl olmalıdır?", İkdam gaz., 20.10.1926, 6,13,15.11.1926.
Maarif Vekâleti. Birinci Maarif Şûrası, Ankara 1942.
Maarif Vekâleti. Birinci Türk Tarih Kongresi. Konferanslar, Münakaşalar, İstanbul 1932.
Maarif Vekâleti. İkinci Türk Tarih Kongresi. İstanbul 20-25 Eylûl 1937. Kongrenin Çalışmaları. Kongreye Sunulan Tebliğler", İstanbul 1943.
Maarif. Millet Mektepleri Faaliyet İstatistiği (1928-1935), İstanbul 1936.
Malche, A. İstanbul Üniversitesi Hakkında Rapor, İstanbul 1939.
—————. Yeni Terbiyenin Prensipleri, (S.E. Siyavuşgil çev.), İstanbul 1939.
"Prof. Malş'ın Türk kadınlığına dair bir konferansı", Hakimiyeti Milliye gaz., 20.7.1934.
Mecdi Sadettin."Maarifimiz önümüzdeki sene için mühim esaslar hazırlıyor", Milliyet gaz., 14.12.1927.
Mehmet Asım."Maarif eminlikleri", Vakit gaz.,18.8.1926.
—————. "Papas mekteplerinin seddi", Vakitgaz., 9.l.1924.
—————. "Müşterek terbiye", Vakit g:, 30.6.1924.
—————. "Bursa'da tanassur hadisesi", Vakit gaz., 31.1.1928.
—————. "Robert Kolej hadisesi", Vakit gaz., 10.5.1925.
—————. "Mecburî tahsil müddeti", Vakit gaz., 28.9.1924.
—————. "İlk tedrisat mektepleri -altı seneden beş seneye niçin tenzil edildi?", Vakit gaz., 22.10.1924.
—————. "Zavallı Dârülmuallimîn", Vakit gaz., 9.10.1924.
—————. "Muallimler Kongresi", Vakit gaz., 21.8.1929.
—————. "Dârülfünun hadisesi", Vakit gaz., 17,28.1.1925.
—————. "Yeni Türk harflerini Gazi Hazretlerinin huzurunda nasıl öğrendim?", İkdam gaz.,12,13.9.1928.
—————. "Dârülfünun hadisesi", Vakit gaz., 17,28.1.1925.
—————. "Mütehassıslar için hazırlık", Vakit gaz., 19.7.1924.
Mehmet Emin. "Son Heyet-i İlmiye", Anadolu Mecmuası, 3(1340), s.110-113.
Mehmet Safvet. "Prof. Monro'nun Newyork muhabirinmize beyanatı", Hakimiyeti Milliye gaz., 2.11.1926.
Mehmet Servet. "Maarifimizin son devri", Meslek haftalık gaz., 1.6.1925, s.10.
—————. "Propagandadan sonra fidye-i necat", Meslek haft. gaz.,1.8.1925, s.1-2.
—————. "Ceza gören Dârülfünun", Meslek haft. gaz., 1.2.1925, s.1-2.
Mehmet Velet. "Lâtin hurufu", Hakimiyeti Milliye gaz., 5.6.1928.
Mehmetoğlu İhsan. "Muallimler ve Cumhuriyet", Son Telgraf gaz., 26.7.1340.
Millî Eğitim Vekâleti. Millî Eğitimle İlgili Kânunlar I, Ankara 1953.
M. Mithat Sadullah. "İmlâmızın Islahı ve Lâtin Harfleri", Milliyet gaz., 9, 30.3.1926.
M. Zekeriya. "Divey ne yapacak ?", Cumhuriyet gaz., 19.8.1924.
Muallim Fikret. "Tedrisat-ı ibtidaiye", Vatan gaz., 21.7.1924.
Muhittin. "Dârülfünun ve eserleri", Meslek haft. gaz., 1.11.1925, s.3-4.
Mustafa Namık (Çankı). "Darülfünuna dair", Cumhuriyet gaz., 17,24,30.1.1925, 9.2.1925.
Mustafa Hulki. "Hayat mektepleri", Vakit gaz., 9.2.1924.
Mustafa Hamit. "Lâtin harfleri ve Türkçe Elifba", Tanin gaz., 25.3.1924, 12.4.1924, 3.5.1924.
Mustafa Rahmi (Balaban). "Maarifte gaye", Hakimiyeti Milliye gaz., 3.5.1923.
—————.Gazi Paşa Hazretlerinin Maarif Umdesi ve Asrî Terbiye ve Maarif, Ankara 1339.
M.S. "Şekl-i idare - Tevhid-i tedrisat", Hakimiyeti Milliye gaz., 12/3/1923.
Mükrimin Halil (Yinanç). "Türk Dârülfünunu nasıl olmalıdır?", Milliyet gaz., 26.2.1928.
Mürebbi. "Dârülmuallimîn mezunlarının imtihanı", Son Telgraf gaz., 21.6.1340.
—————. "Ehliyetnameli muallimlerin imtihanı", Son Telgraf gaz., 24.6.1340.
—————. "Müfredat programları", Son Telgraf gaz.,12.7.1340.
—————. "Mütecaviz bir muharrir ve mürebbi karşısında", Son Telgraf gaz., 20.7.1340.
Münir Muid. "Maarif Vekili Vasıî Bey'le mülâkat", Tanin gaz., 13.3.1924.
Nafi Atuf (Kansu). "Muallimler ve Muallimler Cemiyeti", Hakimiyeti Milliye gaz., 18.2.1921.
Nafi Atuf Rıdvan Nafiz. "Rusya Maarifi Hakkında Rapor", Maarif Vekâleti Mecmuası, 9 (1926), S.1-44.
Nâzım Ali."Medrese yoktur, mektep vardır", Anadolu'da Yenigün gaz., 12.6.1924.
—————. "Bir mektup ve bir tekzip dolayısıyla", Anadoluda Yenigün gaz., 11.6.1924.
Necip Asım."Lâtin Elifbası", Milliyet gaz., 11.12.1926.
Necmettin Sadak. "Millî maarif", Akşam gaz., 11.2.1926.
—————. "Yeni Maarif Kânûnu", Akşam gaz., 20.10.1924.
—————. "Müşterek Terbiye", Akşam gaz., 29.6.1924.
—————. "Mekteplerde anarşi", Akşam gaz., 26.10.1924.
—————. "İlim gençliğine hürmet ediniz", Akşam gaz., 17.11.1924.
—————. "Lâtin hurufu mes'elesi", Akşam gaz., 11.3.1926.
Nedim Nuri."Emsalsiz inkılâp", Milliyet gaz., 13.12.1928.
Dr. Neşet Ömer (İrdelp). "Dârülfünundan Üniversiteye (1923-1933), Hakimiyeti Milliye gaz., 26.10.1933.
Nizamettin Ali (Dârülfünunda profesör). "Türk Dârülfünunu nasıl olmalıdır?", Milliyet gaz., 3.2.1928.
Nutku, Ö. "Cumhuriyet Döneminde Türk Tiyatrosunu Geliştiren İlk Adımlar", Cumhuriyetin 50. Yıldönünümünü Anma Kitabı içinde, DTCF yay. Ankara 1974, s.111-146.
Nüzhet."Maarif Vekili Vasıf Bey'in beyanatı" Cumhuriyet gaz., 23.9.1924.
Osman Cemal (Kaygılı)."Eski ve yeni müşterek tedrisat" (mizahî yazı), Son Telgraf, gaz., 6.7.1340.
Ömer Celâl. "Avrupa'da Dârülfünun nasıl telakki olunuyor?" Milliyet gaz., 4.2.1928.
Öymen, H.R. "Sultanilerden liseye geçişin mânâsı", Eğitim Hareketleri, 1.2(1955), S. 11-14.
—————. "Cumhuriyet'in ilk devrimci Millî Eğitim Bakanı İsmail Safa Özler", Eğitim Hareketleri, 19.220-221 (1973), s.1-4.
—————. "Cumhuriyet Maarifinin Merkez Teşkilâtı - Kadro Hareketleri", Eğitim Hareketleri,1.12 (1955), s.24-26.
—————. "Yeni üniversitelerimiz", Eğitim Hareketleri, 1.3 (1955), s.4-5.
—————. "Köy Enstitülerinin ilk kuruluş anıları", Eğitim Hareketleri, 23.280-281 (1978), s.28-29.
—————. "Köy Enstitüleri kuruluşlarının tarihî gelişimi", Eğitim Hareketleri, 23 /278-279 (1978) S.31-32.
Özalp, Reşat."Türkiye'de yüz yıllık meslekî ve; teknik öğretim", Meslekî ve Teknik Öğretim, 9,104 (1961), s.17-121.
Özerdim, N. Sami. Atatürk ve Devrimleri Kronolojisi, İstanbul 1963.
Parker, Dr. Berly. Türkiye'de İlk Tahsil Hakkında Rapor, İstanbul 1939.
Rauf Yekta."Musikimizin tedrisi kaldırılabilir mi?", Vakit gaz., 1.10.1926.
—————. "Terbiye müderrisi İsmayıl Hakkı Bey'e", Vakit gaz., 16,22.10.1926.
Refik Ahmet (Sevengil)."Dârülelhan'da şark ve garp musikileri tedrisatının tevhidi", Vakit gaz., 16.9.1926.
Reisman, Arnold, "Turkey’s Modernization, Refugees from Nazism and Atatürk’s Vision", Washington, DC: New Academia Publishing, LLC, 2006.
S.A. "Maarif siyaseti", Hakimiyeti Milliye gaz., 29.10.1920.
Sadettin Celâl (Antel). "Muallimler ve Cumhuriyet", Son Telgraf gaz., 23.7.1340.
—————. "Maskeler aşağı!", Son Telgraf gaz., 27.7.1340.
Sadri Edhem. "Dârülfünun'un hali", Son Telgraf gaz., 19.11.1340.
—————. "Dârülfünunların nümayişi", Son Telgraf gaz., 16.11.1340.
Sadri Maksudi (Arsal). "Ankara Hukuk mektı.binin tarihî ehemmiyeti", Hakimiyeti Milliye gaz., 14.9.1925.
Saydam, Refik. "Halkevleri 7. Yıldönümü münasebetiyle", Ülkü, 13.73 (1939), s.1-4.
Selim Sırrı (Tarcan). "Frerler ve sörler -Çocuklarımızı hangi eller terbiye ediyordu?", Cumhuriyet gaz., 3.9.1924.
—————. "İçine hayat girmeyen Hayat Mektepleri", Cumhuriyet gaz., 24,28.1.1925.
Semih Rıfat. "Başlamadan bitirilen bir itiraz karşısında", Hakimiyeti Milliye gaz., 16.8.1923.
Sevengil, R.A. "Ankara Devlet Konservatuvarının Tarihçesi", Ankara Devlet Konservatuvarı 30. Yıl içinde, Ankara 1966, S.6-17.
S.N. "Liselerde edebiyat programları", Meslek, 1.33.1925, s.10-11.
Stiehler, Prof. Dr. G. "Sanat Terbiyesi Hakkında", Maarif Vekâleti Mecmuası", 9 (1926), s.53-56.
Sunel, Kemâl Zaim. "Omer Buyse ve meslekî ve teknik öğretim hakkında", Meslekî ve Teknik Öğretim., 9.104 (1961), s.122-124.
Sungu, İhsan."Tevhid-i Tedrisat", Belleten, 11.7-8 (1938), s.397-431.
Şefik. "Muallimler Cumhuriyetperver", Cumhuriyet gaz., 24.7.1924.
—————. "Lâtin harflerini yavaş yavaş kabul etmeliyiz", Akşam gaz., 10.11.1926.
Dr. Şevket Aziz (Kansu). "Dârülfünun mütehassısı", Cumhuriyet gaz., 21.1.1932.
Taner, Hasan. Halkevleri Bibliyografyası, Ankara 1944.
Tankut, H.R. "Atatürk'ün dil çalışmaları", Atatürk ve Türk Dili içinde, Ankara 1963, s.111-136.
Tansel, F.A. "Arap harflerinin ıslahı ve değiştirilmesi hakkında ilk teşebbüsler ve neticeleri (1862-1884)", Belleten, 17.65-68 (1953), s.223-249.
Taşdemirci, Ersoy. Cumhuriyet Döneminde Türk Millî Eğitim Politikası, Ankara 1979 (DTCF Pedagoji Kürsüsünde basılmamış yüksek lisans tezi.)
—————. Belgelerle 1933 Üniversite Reformunda Yabancı Bilim Adamları. Ankara 1992.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, çeşitli sayılar.
T:C. Başbakanlık D.İ.E. Türkiye'de Toplumsal ve Ekonomik Gelişmenin 50. Yılı, Ankara 1973.
Tongunç, İ. Hakkı. Canlandırılacak Köy, İstanbul 1947.
Transk, Roger R. The United States. Response to Turkish Nationalism and Reform (1914-1935), Minneapolis 1971.
Uşaklı Uluer. "Sadrettin Celâl Bey'e", Son Telgraf gaz., 28.7.1340.
Üçüncü Dil Kurultayı 1936. Tezler, Müzakere Zabıtları, İstanbul 1937.
Ülkütaşır, M.Ş. Cumhuriyetin 50. Yılında Atatürk ve Harf Devrimi, TDK yay. Ankara 1973.
Velet Çelebi."Yazı meselesi",. Hakimiyeti Milliye gaz., 17.3.1924.
Widman, Horst. Exil und Bildunshilfe, Bern 1973. Bu kitap, Atatürk Üniversite Reformu adı altında Aykut Kazancıgil tarafından Türkçeye çevrilmiştir. İstanbul: İ.Ü.Cerrahpaşa Tıp Fak. Yay. 1981
Yakup Kadri (Karaosmanoğlu). "Dârülfünun müstakil olmak için", Hakimiyeti Milliye gaz., 6.2.1925.
—————. "Maarif siyasetimiz-Vuzuha ve tezada doğru", Hakimiyeti Milliye gaz., 27.9.1924.
—————. "Maarif siyasetimiz", Hakimiyeti Milliye gaz., 10.2.1926.
—————. "Bize mutlaka bir Akademi lâzımdır", Hakimiyeti Milliye 'gaz., 25.9.1927. 2,9.10.1927
Yahya Halit. "Cumhuriyet ve Dârülfünun", Vakit gaz., 17.3.1924.
Yahya Kemâl (Beyatlı). "İstanbul, Dârülfünunlar şehri", Hakimiyeti Milliye gaz., 12.1.1925.
Yaşar Nabi (Nayır). "Köy öğretmenleri", Ulus gaz., 21.11.1936.
Yazman, A.T. Atatürk'le Beraber, Ankara 1969.
Y.K. "Yeni Liseler Talimatnamesi hakkında", Vakit gaz., 2.9.1927.
Yunus Nadi."Erkek kız bir arada veya ayrı tedrisat", Cumhuriyet gaz., 25.3.l931.
—————. "Maarifte istikrar", Cumhuriyet, gaz., 4.4.1925.
—————. "Mekteplerimizin hayatı", Cumhuriyet gaz., 24.1.1925.
—————. "İlk tedrisat ve onun hocası", Cumhuriyet gaz., 4.1.1933
—————. "Köyde mektep ve onun hocası", Cumhuriyet gaz., 13.11.1933.
—————. "Köylerde ilk tahsil nasıl olmalıdır?", Cumhuriyet gaz., 11.7.1932.
—————. "Köy mektepleri nasıl olmalıdır?", Cumhuriyet gaz., 5,6.1.1934.
—————. "İlk tcdrisat ve umumi okutma", Cumhuriyet gaz., 11.3.1934.
Yücel, Hasan-Ali. Türkiye'de Orta Öğretim", İstanbul 1938.
Zekai (Moskova Büyükelçisi). "Rusya Maarifi hakkında" (Rapor), Maarif Vekâleti Mecmuası, 8 (1926), S.33-38.
Z.M. "Mecburi tahsil müddeti hakkında", Vakit gaz., 15.11.1924.
 
 

2. DEMEÇLER, GÖRÜŞMELER VE NUTUKLAR:



a) Devlet İleri Gelenlerinin Demeç ve Nutukları

"Kemâl Atatürk'ün Söylevi" (Halkevlerinin kuruluşunda), Ülkü, 5.28 (1935), s.244-245.
"Reisicumhurumuz ve memleket-irfanı" (M. Kemâl'in Vasıf Bey'in verdiği yemekte yaptığı konuşma), Hakimiyeti Milliye gaz., 29.8.1924.

"İsmet Paşa'nın Manisa'da söylediği büyük nutuk", Cumhuriyet gaz., 17.7.1924.

Şükrü Kaya (İçişleri Bakanı):

"Şükrü Kaya'nın Halkevlerinin 5. kuruluş yıldönümü nutku", Ülkü, 9.49 (1937), S.1-6.

Recep Peker (CHP Genel Sekreteri):

"Recep Peker'in yeni Halkevlerini açma nutku", Ülkü, 7.37 (1936), S.1-5.

Kâzım Karabekir:

"Kâzım Karabekir Paşa, liselerde erkek ve kızların müşterek tahsiline aleyhtar bulunuyor", Vatan gaz., 8,11.7.1924.
"Lâtin harflerini kabul edemeyiz" (demeç), Hakimiyeti Milliye gaz., 5.3.1923.
 

b) Maarif Vekillerinin Demeç, Nutuk ve Görüşmeleri

Hamdullah Suphi (Tanrıöver):

"Maarif Vekili Harndullah Suphi Beyefendi ile mülâkat", Hakimiyeti Milliye gaz., 10.3.1921.
"Maarifimize umumî istikamet-H. Suphi Beyefendi ne diyorlar", Hakimiyeti Milliye gaz., 23,24,26,27.10.1922.
"Hamdullah Suphi Bey'in dünkü nutku", Vatan gaz., 13.6.1925.
"Maarif Vekilinin âteşîn ve pek mühim bir nutku", İkdam gaz., 13.6.1925.
"Tuttuğumuz yoldan bir daha geri dönmeyiz", Vatan gaz., 17.6.1925.
"Maarif Vekilinin gazetecilerle hashihali", Vatan gaz., 21.6.1925.
"Maarif Vekilinin İstanbul Dârülfünununda yaptığı konuşma", Hakimiyeti Milliye gaz., 5.6.1926.
"Dârülmuallimîn Mezunları Cemiyeti Kongresi" (Bakanın toplantıda söylediği nutkun metni), Vatan gaz., 20.6.1925

Mehmet Vehbi Bey:

"Maarifte-Yeni Maarif Vekili Mehmet Vehbi Bey ile konuşma", Hakimiyeti Milliye gaz., 5.12.1921.

İsmail Safa (Özler):

"İstanbul Muallimler Cemiyeti'nin kararı hakkında Maarif Vekaleti ne düşünüyor?", Hakimiyeti Milliye gaz., 9.1.1923.
"İstanbul'da Maarif mes'elesi var mıdır?" (Safa Bey'in demeci), Hakimiyeti Milliye gaz., 20.2.1923.

Vasıf (Çınar):

"Vasıf Bey'in Türkiye Muallimler Birliği Kongresi konuşması", Hakimiyeti Milliye gaz., 24.8.1924.
"Maarif Vekili Vasıf Bey'in beyanatı", Hakimiyeti Milliye gaz., 9.3.1924.
"Maarif Vekili Vasıf Bey dün geldi" (gürüşme), Cumhuriyet gaz., 10.5.1924.
"Yeni Maarif Vekili'nin son beyanatı", İkdam gaz., 11.3.1924.
"Maarif Vekilinin beyannamesi" İkdam gaz., 9.3.1924.
"Maarif Vekili Vasıf Beyle mülâkat", Hakimiyeti Milliye gaz., 18.3.1924.
"Maarif Vekilimiz Vasıf Bey'in beyanatı", Hakimiyeti Milliye gaz., 13.3.1924.
"Maarif Vekili dün İstanbul'a geldi", İkdam gaz.,10.5.1924.
"Maarif Vekili Vasıf Bey şehrimizde", Vatan gaz., 10.5.1924.
"Maarif Vekili'nin Vakit'e beyanatı", Vakit gaz., 10.5.1924.
"Maarif Vekili cevap veriyor", Tanin gaz., 6.6.1924.
"Papas mektepleri" (Bakan'ın demeci), Cumhuriyet gaz., 16.S.1924.
"Robert Kolej muallimi hakkında Maarif Vekilinin izahatı", Tanin gaz., 11.9.1924.
"Maarif Vekilimizin İzmir'de bir nutku - Vasıf Bey, tedrisat-ı ibtidaiyeyi Muvazene-i Umumiyeye rabt ettirmeye muvaffak olamazsa istifa edeceğini söylüyor", Akşam gaz., 22.7.1924.
"Vasıf Bey'in Muallimler Derneği çayında yaptığı konuşma", Vatan gaz., 21.6.1924, Hakimiyeti Milliye gaz., 22.6.1924,
"Müşterek tahsil" (Bakanla görüşme), Hakimiyeti Milliye gaz., 1.7.1924.

Mustafa Necati:

"Necati Bey'in Meclis konuşması", Hakimiyeti Milliye gaz., 21/3/1926.
"Türk muallimleri memleket için..." (Necati Bey'in Muallimler Birliği Kongresi konuşması), Hakimiyeti Milliye gaz., 13.7.1926, 22.7.1926.
"Maarif Vekilimiz Konya'da mühim bir nutuk irad etti", Hakimiyeti Milliye gaz., 17.8.1926.
"Maarif Vekilimizin Vakit'e beyanatı" Vakit gaz.,15.8.1928.
"Necati Bey'in Türkiye Muallimler Birliği Kongresinde yaptığı konuşma", İkdam gaz., 27.8.1928
"Maarif Vekili, yeni harflerimizin tahsil müesseselerinde nasıl tatbik olunacağını anlatıyor", Vakit gaz., 8.9.1928.
"Yeni Türk harfleri ve Türkiye muallimleri", Maarif Vekâleti Mecmuası, 17 (1929), s.64-67.
"Maarif Vekilimizin beyanatı", Hakimiyeti Milliye gaz., 23.4.1928.
"Maarifimizin bugünkü vaziyeti umumiyesi ve istikbali hakkında Maarif Vekilimiz Necati Bey'in mühim beyanatı", Hakimiyeti Milliye gaz., 9.2.1926.

Reşit Galip:

"Dârülfünun'un ıslahı" (Bakan'ın demeci), Hakimiyeti Milliye gaz., 11.5.1933, 8.6.1933.

c) Bakanlık İleri Gelenlerinin, Dârülfünun Eminleri ve Önemli Okul Müdürlerinin ve Yabancı Uzmanların Demeçleri

İsmail Hakkı (Uzunçarşılı) (İlköğretim Genel Müd.)

"Yeni Maarif Eminleri", Akşam gaz., 17.2.1926.
"Ecnebi mektepleri teftişatı", Akşam gaz., 12.2.1926.

Mehmet Emin (Erişilgil) (Talim ve Terbiye Heyeti Başkanı)

"Maarif Eminlikleri", Hakimiyeti Milliye gaz.,10.10.1926.

Köprülüzâde Mehmet Fuat (Bakanlık müşteşarı)

"Maarif Müsteşarı ile mülâkat", Akşam gaz., 8.5.1924.
"Muhtelit tedrisat mı, münferit tedrisat mı?", Vatan 29.6.1924.
"Maarif müsteşarının beyanatı", Tanin gaz., 18.7.1924.

Rüştü (Uzel) (Meslekî Öğretim ve Yüksek Öğretim Genel Müdürü)

"Rüştü Bey'in Avrupa dönüşü demeçleri", Vakit gaz., 13.8.1928. Milliyet gaz., 19.3.1929.

İsmayıl Hakkı (Baltacıoğlu) (Dârülfünun Emini)

"Maarifi Umumiyye Komisyonu ne yapıyor?", Cumhuriyet gaz., 13.8.1924.
"Orta tedrisat muhtelif yapılmalı mı?", Vakit gaz., 29.6.1924.
"Dârülfünun'un ıslahı yolunda", Tanin gaz., 26.7.1924.
"Dârülfünun Emini Ankara'dan avdet etti", Cumhuriyet gaz., 18.1.1925.
"Dârülfünunumuzun mazisi, hali ve bütçesi", Hakimiyeti Milliye gaz., 25.1.1925.

M. Şekip (Tunç) (Yüksek Öğretmen Okulu Müdürü)

"Yüksek Muallim Mektebi", Akşam gaz., 4,13.10.1924.

Hilmi Bey (Yüksek Öğretmen Okulu Müdür Yardımcısı)

"Yüksek Muallim Mektebi", Son Telgraf gaz., 16.12.1340.

Nurettin Bey (Dârülfünun Emini)

"Dârülfünunun ıslahı ve tekemmülü için", İkdam gaz., 17.7.1925.

John Dewey:

"Mister Con Dövi'nin muhabir-i mahsusumuza beyanatı", Tanin gaz., 21.8.1924.
"Profesör Con Dövi ve maarif teşkilâtımız". Vatan gaz., 27.8.1924.
"Amerikalı Profesör Con Dövi fikirlerini izah ediyor", Tanin gaz., 16.8.1924. 27.8.1924.

Alfred Kühne:

"Meslek mekteplerimizin ıslah ve tekamülü için", İkdam gaz., 19.10.1925.

E. Egli:

"Maarif mimarî mütehassısı", Hakimiyeti Milliye gaz., 23.4.1927. İkdam gaz., 25.4.1927.
"Mektep binaları için fennî şerait lâzımdır", Milliyet gaz., 9.5.1927.

Prof. Dr. Omer Buyse:

"Meslek mektepleri mütehassısının fikirleri", İkdam gaz., 30/5/1927.

Prof. Dr. A. Malche:

"Dârülfünun için ne iyi ne de fena diyemem", Cumhuriyet gaz., 20.5.1932.

"Almanya Heyet-i İlmiyesinin reisi ile mülâkat", İkdam gaz., 26.8.1924.
Maarif usulümüzü nasıl ıslah edebiliriz? - Prof. Monro'nun şâyan-ı dikkat beyanatı", Vatan. gaz., 14.6.1924
"Profesör Adolf Feriyer'in beyanatı", Vakit gaz., 2,9.11.1928.
"Tiyatro mütehassısı Bay Eybert'le bir konuşma", Ulus gaz., 13.3.1937.
 

3. BAKANLIK GENELGELERİ (Yayınlanış tarihlerine göre)



"Maarif Vekâletinin tamimleri", Hakimiyeti Milliye gaz., 28.11.1921.
"Maarif Vekilinin yeni tamimi", Hakimiyeti Milliye gaz., 14.7.1922.
"Maarif Vekâletinin pek musib bir kararı", Hakimiyeti Milliye gaz., 11.5.1922.
"Maarifin bir tamimi", Hakimiyeti Milliye gaz., 28.11.1922.
"Maarif Vekili İsmail Safa'nın 8.3.1339 tarih ve 3952.358 numaralı tamimi", Maarif Vekâleti Mecmuası, 1.1 (1341), s.51.
"Yeni maarif siyasetimizde millî terbiyemizin esası", Hakimiyeti Milliye gaz., 4.9.1924.
"Maarif Vekili Vasıf'ın 8.9.1340 tarih ve 10620.63 numaralı tamimi", Maarif Vekâleti Mecmuası, 1.1 (1340), s.58-61.
"Maarif Vekâletinin bir tamimi", Son Telgraf gaz., 22.9.1340.
"Maarif Vekâleti'nin muallimlere tamimi", Hakimiyeti Milliye gaz., 5.11.1924.
"Yeni Maarif Vekilimiz" (Saraçoğlu Şükrü Bey'in genelgesi, Hakimiyeti Milliye gaz., 30.11.1924.
"Ecnebi mektepleri hakkında genelgeler", İkdam gaz., 16.1.1924, 7.2.1924, 17.4.1925.
"Ecnebi mektepleri", Hakimiyeti Milliye gaz., 5.2.1924.
"İlk Muallim Mektebi bu seneden itibaren beş seneye iblağ ediliyor", Akşam, gaz., 10.10.1924.
"Maarif Vekâletinin tamimi" (Liselerde diplomalar, sınıf ayarlamaları vs. hakkında), Son Telgraf gaz., 22.6.1340.
"Maarif Vekilimiz", Hakimiyeti Milliye gaz., 25.12.1925.
"Maarif ve tekkeler", Hakimiyeti Milliye gaz.,. 14.9.1925.
"Maarifin bir tamimi" (Yasal yollar dışında teıfi arayanlarla ilgili), Hakimiyeti Milliye gaz., 25.8.1925.
"İlk maarifin tamimi" (Kaymakam ve valilere) Cumhuriyet gaz., 3.9.1925.
"Bu sene Maarifte yapılacak yeni teşkilât", Hakimiyeti Milliye gaz., 20, 21.5.1926.
"Yabancı mektepler hakkında Maarif Müdürlüklerine tamim" ' Vakit ve Hakimiyeti Milliye gaz., 9.2.1926.
"Maarif Vekâletinin mühim bir tamimi" (Orta dereceli okullarda sınavlar vs. hakkında), İkdam gaz., 23.12.1926.
"Maarif Şûrası Talimatnamesi tamim edildi", İkdam gaz., 27.1.1927.
"İlk mektep muallimlerinin meslekî inkişafları" (A ve B Kursları), İkdam gaz., 4,10,19,30.7.1927, 23,28.8.1927.
"Maarif Vekâleti'nin yeni bir taznimi" (Harfler hakkında), İkdam gaz., 17.11.1928.
"Millet mektepleri muallimlerine Maarif Vekili İsmet Paşa tarafından gönderilen tamim", Maarif Vekâleti Mecmuası, 17 (1929), S.91-92,
"Millet Mektepleri teşkili hakkında Valiliklere yapılan tamim" (Necati Bey tarafından), Maarif Vekâleti Mecmuası,17 (1929), S.89-90.

Ayrıca Hakimiyeti Milliye, Tanin, Vakit, Millet, Vatan, İkdam, Cumhuriyet, Son Telgraf, Anadolu'da Yenigün, Akşam, Milliyet, Sabah, İleri, Meslek, Yeni Yazı, Hürriyet-i Fikriye, İçtihat vs. gibi gazetelerdeki yüzlerce haber kaynak olarak kullanılmış ve bunların ayrıntılı bilgileri dipnotlarda gösterilmiştir.


Sanal Kütüphane Ana sayfasına dönüş
Mustafa Ergün sayfasına dönüş
Atatürk Devri Türk Eğitimi sayfasına dönüş